1000 - HANEKE İLE SÖYLEŞİ: DUYGUSAL KÖRLEŞME
MICHAEL HANEKE İLE SÖYLEŞİ: DUYGUSAL KÖRLEŞME
Interview: Katja Nicodemus
Kaynak: Die Zeit, 28.09.2017 - Wir Sind Emotional Blind
Çeviren: Bihterin Okan
Beş yıl sonra yeni bir filme imza atan Michael Haneke ile “yeni aşırı sağ“, mutluluk, aşk ve son filmi bir kara mizah türü olan Happy End üzerine yapılan bir söyleşi. Söyleşiyi die Zeit gazetesi adına Katya Nicodemus yaptı.
ZEIT: Michael Haneke, yeni filminiz Happy End’de zehirlenmeler, intihar denemeleri, ölümcül kazalar var ve hepsi de oldukça eğlenceli.
HANEKE: Umarım film, aslına uygun biçimi ile, kara mizah olarak kabul görür. Filme maddi katkı sunanlara yönelik yapılan gösterimde, salona buz gibi bir suskunluk hakim olmuştu.
ZEIT: Saygıdan mı ?
HANEKE: Belki de benim yönetmeni olduğum bir filmde eğlenmemeleri gerektiğini düşünüyorlar. Her durumda, Happy End’de gülünmesi beni sevindiriyor.
ZEIT: Kara mizah zamanımıza uygun bir cevap mı?
HANEKE: Toplumumuz tragedya hakkını kaybettiğini söyleyebilirim. Bu tabii tek tek kişiler için geçerli değil. İnsanın bireysel dramı söz konusu. Fakat ülkelerden ya da kültür çevrelerinden söz ediliyorsa, evet bu hakkımızı kaybettik. Tragedya göç etti.
ZEIT: Komedi, tragedyanın yapamadığı neyi yapıyor?
HANEKE: Komedi, belli bir mesafeden ve kendine acıma duygusu olmaksızın yaşam biçimimize, otistikliğimize, körlüğümüze göz atıyor.
ZEIT: Kara mizahınızın merkezinde inşaat devi Laurent var. Büyükbaba, çocuklar, torunlar hizmetçileri ile büyük burjuva evlerinde hep birlikte Calais’de yaşamaktadırlar. Bu ev bir kale, bir tavır, bir metafor mu?
HANEKE: Bu evin ardında yatan fikir, şimdikinden daha iyi zamanlar görmüş bir aileye ait olduğudur. Ve aileye ait olan inşaat firması, tünel inşaatından menfaatleri olanlardı. İngiltere’ye doğru yapılan tünel Avrupa’nın en büyük inşaatı idi. Laurent’ler servetlerini o zaman elde ettiler ve şimdi aslında kendilerine çok büyük gelen bir evde oturuyorlar. Bu ev büyük burjuva evi etkisi yaratabilir, ama artık büyük burjuvazi yok. Biz hepimiz küçük burjuvalarız, bazen çok, bazen az paramızla.
ZEIT: “Kaybetmemek için, hiç yapılmaması gereken” Yıllar önce filminiz Caché (Saklı) üzerinden sorguladığınız parola tekrar kullanılmalı.
HANEKE: Bu cümle, toplumuz üzerine söylenebilecek örnek bir cümledir, ne dersiniz? Biz, hiçbirimiz, hiç kaybetmek istemiyoruz. Biri bunun için çılgınca çalışıyor, bir diğeri bunun için entrikalar yapıyor, başka bir diğeri ise bunun için dolandırıcılık yapıyor. Ve diğerleri ise, kendilerini kandıranlara inandıkları ve pastadaki paylarından bir parçayı götürdükleri için o birilerinden nefret ediyor. Biz işte böyleyiz.
ZEIT: Tam da bu günlerde, bu nefretten beslenen bir parti, Alman Parlamentosu’na girdi.
HANEKE: Alman siyaseti üzerine konuşmam doğru olmaz. Fakat Avusturya siyaseti üzerine konuşabilirim. Bizde, aşırı sağcıların bu kadar büyük bir oy oranına sahip olmalarını tamamen anlaşılmaz buluyorum. Dünyanın en zengin ülkelerinden biriyiz, sosyal problemlerimiz yok. Aşırı sağa bu rağbet insanı depresif yapıyor, utandırıyor.
ZEIT: “Dünya çevremizde ve biz içindeyiz, körüz.” Yeni filmizdeki bu parola sessiz bir üzüntüyü de barındırıyor.
HANEKE: Öncelikle bu bir tespit, yer tasviri. Duygusal olarak körüz. Biz, gerçekten zengin ülkelerimizde, sadece kendimizle meşgulüz. Herkesin bu yüzden vicdan azabı var, ben de dahil. Bu bir şeyi değiştirmiyor, fakat sürekli tekrar tekrar gözler önüne getirilmeli.
ZEIT: Happy End’deki bir sahnede, Isabelle Huppert’in canlandırdığı firma sahibi Anne Laurent tüneldeki otobandan İngiltere’ye gitmektedir. Otoban kenarlarında, göçmenlerin sınır geçişlerini engellemek için yapılan tel örgüler görürüz.
HANEKE: Calais’e gelinceye kadar, televizyon programlarından duyduklarım kadarı ile tel örgülerin varlığından haberdardım. Otobanda bunları görmek ise insanı boğuyor. Sen yolun “iyi tarafında”sındır. Dört metre yüksekliğindeki tel örgüler, bitmek bilmeyen yol boyunca sürmektedir. Arkalarda ayrıca başka tel örgüler de vardır. Bu tel örgü bizim korunma sembolümüz. Bilinçli olarak onu çok açık göstermedim, öyle insanlar var ki, onun varlığını bile hiç algılamadılar, çünkü onlar sadece Isabell Huppert’in oyununa yoğunlaşmışlar.
ZEIT: Happy End’in senaryosunda, storyboard’u kendiniz bizzat çizerek, önceden tek tek oyuncuların rol durumlarını belirlediğiniz görülüyor.
HANEKE: Her durum için, buna en uygun çerçeveyi bulmaya çalışırım. Belirleyici olan tek tek oyunculukların kesinliğidir. Bu kesinlik alt yapısı sağlandıktan sonra, oyuncu her türlü özgürlüğe sahiptir. Teknik problem sürprizlerinden hoşlanmıyorum. Oyuncuların oyunculuklarından dolayı sürprizler yaşamayı tercih ederim.
ZEIT: Tutumunuzla, figürlere karşı kesin bir mesafeyi koruyorsunuz.
HANEKE: Yönetmen olarak, seyirciye ne olacağını söylemek görevim yok. Yöntemim, delilleri toplamaktır.
ZEIT: Ne için?
HANEKE: Örneğin kayıtsızlıklarımız için. Mesleki kayıtsızlıklarımız, aile içindeki kayıtsızlıklarımız, toplumdaki kayıtsızlıklarımız için.
ZEIT: Bir sanatçı olarak, bize, Avrupalılara ahlak haritası çizdiğinizi söylemek mümkün mü?
HANEKE: Öyle de görülebilir. Filmi, Avusturya’da yeni gelen göçmen kampının olduğu ve bu yüzden de orada yaşayan yerli halkın büyük yaygalar kopardığı Treikirchen’de de çevirebilirdim. Fakat ben belli bir ülke ya da belli bir toplumsal kesimden değil, hepimizden söz etmek istiyordum.
ZEIT: Filminizde göçmenleri kenarda görüyoruz: Sahil boyunca yürüyen siyahlar olarak ya da bir kez şehir merkezinde küçük bir grup olarak.
HANEKE: Buraya gelmeden önce Calais’de yaşananlar üzerine hazırlanmış televizyon programlarında cangıl denilen göçmen kampında korkunç kötü koşullar altında yaşayan insanları görmüştüm. Geldiğimde ise şehir merkezinde küçük gruplar halinde gezinen göçmenlerden başka bir şey görmedim. Medyanın yaydığı görüntülere ile var olan gerçeklik arasındaki uçurum akıl almazdı. Daha akıldışı olanı ise Avusturya’dadır. Bu zaman zaman gülünç durumlar ortaya çıkarıyor. Eşimle birlikte yaşadığımız ormanlık bir semtte bulunan evimize çok yakın oturan, oradan da başka bir yere pek kolay kolay gitmeyen, yaşlı bir komşumuz var. Bir gün eşime; sesini alçaltarak “Viyana’da durum gerçekten o kadar kötü mü? Her taraf onlarla mı dolu?” diye sormuş. Eşim önce neden söz ettiğini anlamamış. Viyana sokaklarının çehresinin Afrikalı göçmenler nedeni ile değiştiği söylenemez. Medyanın özellikle siyasi konularda yaptıkları mide bulandırıcı.
ZEIT: Bu medya eleştirisi bir genelleme değil mi?
HANEKE: Dünya sürekli gözlerimizin önünde. Ama bizi ilgilendirmiyor. Dünyanın bütün görüntüleri bize ulaşıyor. Fakat bunların sadece görüntü olduğunu biliyoruz. Beni bu durum, bu görüntülerdeki insan birdenbire kapımın önüne geldiğinde ilgilendiriyor. Burada, kanaatimce, medya büyük bir tehlike arz ediyor. Tehlikeli olan bir şeyler göstermeleri değil, tehlike, bir şeyler göstermek için illüzyonlar yaratmaları. Tehlike, bilgilendirilme yolunda, yanlış duygu aktarımları ile, her birimizin, manipülasyonların her türü kullanılarak uysal birer kurbana dönüşmemizdir. Kesin dürüstlüğün yaşama hakkı yok.
ZEIT: Diğer yandan medyanın asıl görevi insanlara, kendilerinin tek başlarına ulaşamayacakları bilgilere ulaşma yolunda aracılık etmesidir.
HANEKE: Burada problem, medyanın tek taraflı aktarımı ile asıl meselenin konu dışı kalmasıdır. Sansasyon düşkünlüğünün nedeni kolay olanı yansıtmak. Daha net söylemek gerekirse, gösterdikleri şeyler, beni ilgilendiren şeyler değil. Sadece şunu söyleyebilirim; Suriye üzerine yüz bin haber görmeme rağmen, Suriye ile ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Görüntüler gördüm, habercilerin konuşmalarını dinledim. Fakat söylediğim gibi, ben göçmenleri anlatmakla ilgilenmiyorum, Laurant ailesinin ve böylece de bizlerin hepimizin, tarz ve yöntemlerimizle onları nasıl algıladığımızla ya da algılamadığımızla ilgileniyorum.
ZEIT: Happy End’de Jean-Louis Trintignant, Beckett’i hatırlatırcasına bir yalnızlık aurası çağrıştıran babaerkili oynuyor. Onu sizin için kıymetli yapan nedir?
HANEKE: Doğrusunu isterseniz, onunla bir kez daha bir film çevirmek istememin nedeni, filmin ortaya çıkışındaki en önemli nedendi. Önceki filmim Amour’da Trintignant ağır hasta karısını öldüren adamı oynamıştı. Ardından ise ona ne olduğu sorusu açık kalmıştı. Sevdiği kişiyi öldüren insanın bu durumla daha sonra nasıl yaşadığı sorusu, Amour’da işlenmemişti. Trintigrant bunu nasıl oynardı? Amour’daki sıcakkanlı adam değişmiş mi idi? Bunu anlatmaya devam etmek istemiştim, çünkü kafamı meşgul ediyordu. Hepsinin nedeni ise kişisel bir hikayeye dayanmaktadır; beni büyüten teyzem, ağır hasta olduğu için ilerleyen yaşında kendisini öldürmek istemişti. Ve bana, ona yardım edip edemeyeceğimi sormuştu. Neyseki, mirasçısı idim. Eğer yapsaydım, cezaevini boylardım. Bu, teklifini kabul etmemem için iyi bir gerekçe olmuştu. İsteğini yerine getirir miydim, bilmiyorum. Teyzem tabletleri kendisi yutsa, bense o uykusuna dalarken elinden tutabilseydim, bu çok daha kolay olurdu.
ZEIT: Happy End’de büyükbaba torununa, yaptıklarını anlatıyor. Torun ise kendi yaptıklarını itiraf ediyor.
HANEKE: Bu filmdeki tek “sevgi sahnesi”. Çünkü büyükanne - büyükbabalar ile torunlar arasındaki ilişki, ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkiden daha az nevrotiktir.
ZEIT: Tam olarak onları birbirlerine ne bağlamaktadır?
HANEKE: Sanıyorum yalnızlıkları. İkisi de kendilerini korkunç derecede yalnızlaştıran şeyler yaptılar. Happy End karşılıklı ikiyüzlülüğe dair bir film. İhtiyar ve çocuk en az ikiyüzlü olanlar. Dürüstçe söyleyeyim, kötü olan birine, ikiyüzlü olandan daha fazla saygı duyarım. Kötü olmak çok kolay olmadığı için, bunun için belli bir zekaya sahip olmak gerekir. Baskı yapanlar ise zaten her zaman ikiyüzlüdürler.
ZEIT: Isabelle Hupert’in oynadığı, örtbas etme ustası, halının altına süpürücü Anne Laurent gibi…
HANEKE: Bunun için usta olmaya gerek yok. Hepsi bunu yapıyor. Bu kadın firmasını kurtarmaya çalışıyor. Başarıp başaramayacağı konusunda emin değilim. Aslında çok özel şeyler toplayıp sergilemek istemiyordum, her gün ne görüyorsam ya da kendimde gözlemliyorsam onu göstermek istiyordum. Ben de o kadar bencilim. Mesleki olarak bana herhangi bir şey uymadığında, durumu kendime uydurmak için her türlü yolu deniyorum. Isabelle Huppert’in oyunculuğunu büyüten ise... O, bu kadını öyle oynuyor ki, sempatik mi değil mi, diye üzerine düşünülmüyor dahi. Ya da halının altına süpürmesinin doğru olup olmadığı.
ZEIT: Uygar sahtekarlık ne zaman ikiyüzlülüğün yerini alıyor?
HANEKE: Birinden diğerine geçiş noktasını tespit etmek zor. Tehlike, birey kendisini kandırdığında başlıyor, kişi, merhametsizliği, vurdumduymazlığı üzerine kendi kendisine hesap vermekten vazgeçtiğinde başlıyor. Kendisini kendisi önünde savunanlar ve bunu iyi bulanlar da var. Gerçeği görmek ve onunla yaşamak daha kolaydır. Daha az tehlikeli olduğunu da düşünüyorum. Bastırmak bütün kötülüklerin başlangıcıdır, elde edilmiş bütün kazanımların parçalanmasıdır.
ZEIT: Filminizde hiç değilse bastırılmayı yarıp geçme olarak başarısız bir deneme var. Ailenin oğlu bir grup göçmeni Calais’li zengin vatandaşın törenine sürükler.
HANEKE: Herkes için utanılacak bir durum ama göçmenler için çok daha fena bir durum. Fransızca bile bilmiyorlar, çünkü Calais’ye gelenler İngilizce konuşulan ülkelerden geliyorlar. Oğlan nihayetinde göçmenleri sadece annesinin nişan törenini berbat etmek için kullanıyor. Bunu da başarıyor. Göçmenlere beyaz masa örtüsü olan bir masa hazırlamaları hoşuma gidiyor. İşte bu ikiyüzlülüğün zirve yaptığı yerdir.
ZEIT: Birisi, çaresiz göçmenleri gücün merkezine koyarak paraya ulaşmaya çalışıyor. Göçmenleri hikâyelerinin merkezine itmeleri, filmlerin çaresizliklerinin itirafı değil midir, çoğunlukla başarısızlar veya en basitinden utanç verici değil mi?
HANEKE: Burada kuşkusuz madde düzlemine giriyorsunuz . Böyle yorumlanabilir. Beni ise tümüyle kişisel, açık kalmış intikam hesaplaşmalarında göçmenlerin kullanıldıkları gerçeğini gösterebilmem ilgilendiriyor.
ZEIT: Diğer yol hangisi olabilirdi?
HANEKE: Nereye?
ZEIT: Körlükten çıkış yolu…
HANEKE: Tek ütopya, insanın kendi gerçek hayatında insan olabilmesidir. Bu, herkesin altına imzasını attığı klişe bir sözdür. Problem, kararlı bir biçimde sürekli tepki veriyor, çok nadirse aktif harekete geçiyoruz. Toplum harekete geçer. Bizse sadece tepki gösteriyoruz. Bu durum hayatı daha da zorlaştırıyor. Toplum olmasa idi, hayat daha da zor olurdu. Burada biraz mutlu olunabilecek tek konu ise sevgidir. İkiyüzlü değil de, samimi insani tutumla angaje olan insanlar mutlu insanlardır. Bunu onlarda görmek mümkündür.
950
(Alkan Avcıoğlu - 25 Mart 2016 - BirGün)
7-17 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek 35. İstanbul Film Festivali'nin biletleri 26 Mart Cumartesi satışa çıkıyor. 221 filmin gösterildiği programda -klasikleri değerlendirme dışı bırakırsak- aşağıdaki 25 filmi kaçırmamak gerekiyor.
Bir Liderin Çocukluğu / Childhood of a Leader: Venedik'te En İyi İlk Film ödülünü kazanan Brady Corbet'in filmi, başarılı atmosferi ve Scott Walker'ın müzikleriyle dikkat çekiyor.
Neon Boğa / Boi Neon: Gelecek vaat eden genç yönetmen Gabriel Mascaro'nun ikinci kurmaca filmi, festival programındaki pek çok popüler filmden rol çalabilecek kadar iyi.
11 Dakika / 11 Minute: Polonyalı usta yönetmen Jerzy Skolimowski'den kurgusuyla dikkat çeken bir film.
Binbir Gece üçlemesi / Arabian Nights Trilogy: Miguel Gomes'in üç bölümden oluşan Binbir Gece'si geçtiğimiz yılın sinema olaylarından biriydi. Sinema konusunda asıl meramınız yönetmenlik sanatı ise kaçırmayın.
Şövalye / Chevalier: ‘Attenberg’ ile tanınan Athina Rachel Tsangari'nin yeni filmi 'Şövalye’, Londra Film Festivali'nde En İyi Film ödülünü kazandı.
Acı Sokağı / La Calle de la Amargura: Meksika'nın efsane yönetmenlerinden Arturo Ripstein'ın gerçek bir hikayeden esinlenen son filmi, sinematografisiyle izlenmeyi hak ediyor.
Midnight Special: Yükselişteki yönetmen Jeff Nichols'ın Altın Ayı için yarışan filmi, nostalji duygusu ile bezeli bir bilimkurgu.
Alt Kat / Un etaj mai jos: Romen Yeni Dalgası usulü bir Suç ve Ceza yorumu.
Dev Canavar / Behemoth: Çok iyi eleştiriler alan Zhao Liang'in son belgeseli, görsel gücüyle dikkat çeken, uzun süre akıllarda kalacak bir film.
Kosmos / Cosmos: Sinema tarihinin en aykırı usta yönetmenlerinden biri Andrzej Zulawski'yi son filmiyle anmaktan daha güzel ne olabilir?
Tekir / Kater: Berlin Film Festivali'nden Teddy Ödülü'yle dönen 'Tekir’ bu yılın çok konuşulacak filmlerinden.
Ben Belfast'ım / I Am Belfast: 'Sinemanın Hikayesi’ belgeseliyle tanıdığımız film eleştirmeni Mark Cousins'tan büyüleyici bir belgesel.
Evrim / Evolution: 12 yıl önce 'Masumiyet’ (Innocence) ile akıllarımızı baştan alan Lucile Hadzihalilovic, izleyiciyi yine bambaşka sinemasal diyarlara götürüyor.
Köpeğin Kalbi / Heart of A Dog: Avangard pop ikonu Laurie Anderson'ın, gösterildiği her yerde çok beğenilen belgeseli festival programının gerçek cevherlerinden.
Bize Rüyalarımızda Huzur Ver / Peace to Us in Our Dreams: Son derece özgün bir filmografi inşa eden Litvanyalı yönetmen Sharunas Bartas'ın son filmi, benzersiz atmosferiyle dikkat çekiyor.
24 Hafta / 24 Wochen: Midenizde yumruk etkisi yaratacak '24 Hafta’, kürtaj tartışmaları açısından cesur ve etkileyici.
Hiçbir Yere Ait Değilim / I Don’t Belong Anywhere: Geçtiğimiz sene aramızdan ayrılan Belçikalı yönetmen Chantal Akerman üzerine kaçırılmaması gereken bir belgesel.
Yılanın Kucağında / El Abrazo de la Serpiente: Kolombiya'nın ilk Oscar adayı 'Yılanın Kucağında’ benzersiz sinema dili ile uzun süre unutulmayacak türden bir film.
İblis / Demon: Marcin Wrona'nın son ve belki de en kişisel filmi, korku ve drama üzerine yenilikçi bir egzersiz.
Dişiliğin Muktedirliği / The Mighty of Her: 3 filmden oluşan seçki, bu seneki festival programının iki el kanda da olsa gidilmesi gerekenlerinden.
Eva'ya Huzur Yok / Eva Doesn’t Sleep: Arjantinli yönetmen Pablo Agüero estetik anlamda kusursuz, yarı deneysel bir çalışma ile geri dönüyor.
Toprağın Gölgesinde / La tierra y la sombra: Cannes'da Altın Kamera ödülü kazanan Kolombiya filmi, biçimsel anlamdaki yetkinliğiyle şaşırtan ve büyüleyen bir ilk film.
Ölümcül / Meurtriere: Deneysel sinemanın en özgün yönetmenlerinden Philippe Grandrieux yeni filmiyle bir kez daha izleyiciyi hipnotize ediyor.
Bir Ejderha Uyanıyor! / Ejdeha Vared Mishavad!: Altın Ayı için yarışan 'Bir Ejderha Uyanıyor!’ yakın dönem İran sinemasında bir hayli farklı ve özgün bir yere konuşlanıyor.
900
OSCAR ÖDÜLLERİNİ KİMLER KAZANIR?
88. Oscar Ödülleri bu Pazar gecesi sahiplerini bulacak. Geçtiğimiz senelere kıyasla En İyi Film dalındaki yarış çok daha rekabetli ve sürprize açık bir durumda. Sinema dünyasındaki tüm gözler Oscar'a doğru çevrilmişken, işte karşınızda tüm dallarda Oscar tahminleri!
EN İYİ FİLM
Kazanacak: Diriliş (The Revenant)
Kazanabilir: Büyük Açık (The Big Short)
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ YÖNETMEN
Kazanacak: Alejandro G. Inarritu (The Revenant)
Kazanabilir: George Miller (Mad Max: Fury Road)
Kazanmayı hak eden: George Miller (Mad Max: Fury Road)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Kazanacak: Leonardo DiCaprio (The Revenant)
Kazanabilir: Bryan Cranston (Trumbo)
Kazanmayı hak eden: Michael Fassbender (Steve Jobs)
EN İYİ KADIN OYUNCU
Kazanacak: Brie Larson (Room)
Kazanabilir: Charlotte Rampling (45 Years)
Kazanmayı hak eden: Charlotte Rampling (45 Years)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Kazanacak: Sylvester Stallone (Creed)
Kazanabilir: Mark Rylance (Bridge of Spies)
Kazanmayı hak eden: Mark Rylance (Bridge of Spies)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Kazanacak: Alicia Vikander (The Danish Girl)
Kazanabilir: Kate Winslet (Steve Jobs)
Kazanmayı hak eden: Rooney Mara (Carol)
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
Kazanacak: Spotlight
Kazanabilir: Straight Outta Compton
Kazanmayı hak eden: Inside Out
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Kazanacak: The Big Short
Kazanabilir: Room
Kazanmayı hak eden: The Big Short
EN İYİ KURGU
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Big Short
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Kazanacak: The Revenant
Kazanabilir: Mad Max: Fury Road
Kazanmayı hak eden: Carol
EN İYİ ANİMASYON
Kazanacak: Inside Out
Kazanabilir: Anomalisa
Kazanmayı hak eden: Inside Out
EN İYİ YABANCI FİLM
Kazanacak: Son of Saul
Kazanabilir: Mustang
Kazanmayı hak eden: Son of Saul
EN İYİ BELGESEL
Kazanacak: Amy
Kazanabilir: Cartel Land
Kazanmayı hak eden: The Look of Silence
EN İYİ YAPIM TASARIMI
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Revenant
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: Cinderella
Kazanmayı hak eden: Carol
EN İYİ MAKYAJ
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Revenant
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Kazanacak: Star Wars: The Force Awakens
Kazanabilir: Mad Max: Fury Road
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ ÖZGÜN MÜZİK
Kazanacak: The Hateful Eight
Kazanabilir: Star Wars: The Force Awakens
Kazanmayı hak eden: Carol
EN İYİ ÖZGÜN ŞARKI
Kazanacak: Til It Happens To You (The Hunting Ground)
Kazanabilir: Writings On The Wall (Spectre)
Kazanmayı hak eden: Til It Happens To You (The Hunting Ground)
EN İYİ SES KURGUSU
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Revenant
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ SES MİKSAJI
Kazanacak: The Revenant
Kazanabilir: Mad Max: Fury Road
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ KISA FİLM
Kazanacak: Shok
Kazanabilir: Ave Maria
Kazanmayı hak eden: Stutterer
EN İYİ KISA BELGESEL
Kazanacak: Body Team 12
Kazanabilir: A Girl in the River:The Price of Forgiveness
Kazanmayı hak eden: Last Day of Freedom
EN İYİ KISA ANİMASYON
Kazanacak: World of Tomorrow
Kazanabilir: Sanjay’s Super Team
Kazanmayı hak eden: World of Tomorrow
(Alkan Avcıoğlu - 26 Şubat 2016 - BirGün)
88. Oscar Ödülleri bu Pazar gecesi sahiplerini bulacak. Geçtiğimiz senelere kıyasla En İyi Film dalındaki yarış çok daha rekabetli ve sürprize açık bir durumda. Sinema dünyasındaki tüm gözler Oscar'a doğru çevrilmişken, işte karşınızda tüm dallarda Oscar tahminleri!
EN İYİ FİLM
Kazanacak: Diriliş (The Revenant)
Kazanabilir: Büyük Açık (The Big Short)
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ YÖNETMEN
Kazanacak: Alejandro G. Inarritu (The Revenant)
Kazanabilir: George Miller (Mad Max: Fury Road)
Kazanmayı hak eden: George Miller (Mad Max: Fury Road)
EN İYİ ERKEK OYUNCU
Kazanacak: Leonardo DiCaprio (The Revenant)
Kazanabilir: Bryan Cranston (Trumbo)
Kazanmayı hak eden: Michael Fassbender (Steve Jobs)
EN İYİ KADIN OYUNCU
Kazanacak: Brie Larson (Room)
Kazanabilir: Charlotte Rampling (45 Years)
Kazanmayı hak eden: Charlotte Rampling (45 Years)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Kazanacak: Sylvester Stallone (Creed)
Kazanabilir: Mark Rylance (Bridge of Spies)
Kazanmayı hak eden: Mark Rylance (Bridge of Spies)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Kazanacak: Alicia Vikander (The Danish Girl)
Kazanabilir: Kate Winslet (Steve Jobs)
Kazanmayı hak eden: Rooney Mara (Carol)
EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
Kazanacak: Spotlight
Kazanabilir: Straight Outta Compton
Kazanmayı hak eden: Inside Out
EN İYİ UYARLAMA SENARYO
Kazanacak: The Big Short
Kazanabilir: Room
Kazanmayı hak eden: The Big Short
EN İYİ KURGU
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Big Short
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Kazanacak: The Revenant
Kazanabilir: Mad Max: Fury Road
Kazanmayı hak eden: Carol
EN İYİ ANİMASYON
Kazanacak: Inside Out
Kazanabilir: Anomalisa
Kazanmayı hak eden: Inside Out
EN İYİ YABANCI FİLM
Kazanacak: Son of Saul
Kazanabilir: Mustang
Kazanmayı hak eden: Son of Saul
EN İYİ BELGESEL
Kazanacak: Amy
Kazanabilir: Cartel Land
Kazanmayı hak eden: The Look of Silence
EN İYİ YAPIM TASARIMI
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Revenant
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: Cinderella
Kazanmayı hak eden: Carol
EN İYİ MAKYAJ
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Revenant
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Kazanacak: Star Wars: The Force Awakens
Kazanabilir: Mad Max: Fury Road
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ ÖZGÜN MÜZİK
Kazanacak: The Hateful Eight
Kazanabilir: Star Wars: The Force Awakens
Kazanmayı hak eden: Carol
EN İYİ ÖZGÜN ŞARKI
Kazanacak: Til It Happens To You (The Hunting Ground)
Kazanabilir: Writings On The Wall (Spectre)
Kazanmayı hak eden: Til It Happens To You (The Hunting Ground)
EN İYİ SES KURGUSU
Kazanacak: Mad Max: Fury Road
Kazanabilir: The Revenant
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ SES MİKSAJI
Kazanacak: The Revenant
Kazanabilir: Mad Max: Fury Road
Kazanmayı hak eden: Mad Max: Fury Road
EN İYİ KISA FİLM
Kazanacak: Shok
Kazanabilir: Ave Maria
Kazanmayı hak eden: Stutterer
EN İYİ KISA BELGESEL
Kazanacak: Body Team 12
Kazanabilir: A Girl in the River:The Price of Forgiveness
Kazanmayı hak eden: Last Day of Freedom
EN İYİ KISA ANİMASYON
Kazanacak: World of Tomorrow
Kazanabilir: Sanjay’s Super Team
Kazanmayı hak eden: World of Tomorrow
910
88. OSCAR ÖDÜLLERİ
En İyi Film: Spotlight
En İyi Yönetmen: Alejandro G. Inarritu (The Revenant)
En İyi Erkek Oyuncu: Leonardo DiCaprio (The Revenant)
En İyi Kadın Oyuncu: Brie Larson (Room)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Mark Rylance (Bridge of Spies)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Alicia Vikander (The Danish Girl)
En İyi Yabancı Film: Son Of Saul (Macaristan)
En İyi Görüntü Yönetimi: The Revenant
En İyi Kurgu: Mad Max: Fury Road
En İyi Özgün Senaryo: Spotlight
En İyi Uyarlama Senaryo: The Big Short
En İyi Animasyon: Inside Out
En İyi Belgesel: Amy
En İyi Özgün Senaryo: Spotlight
En İyi Uyarlama Senaryo: The Big Short
En İyi Animasyon: Inside Out
En İyi Belgesel: Amy
En İyi Görsel Efekt: Ex Machina
En İyi Yapım Tasarımı: Mad Max: Fury Road
En İyi Kostüm Tasarımı: Mad Max: Fury Road
En İyi Makyaj: Mad Max: Fury Road
En İyi Özgün Müzik: The Hatefull Eight
En İyi Özgün Şarkı: Writing's on the Wall (Spectre)
En İyi Ses Kurgusu: Mad Max: Fury Road
En İyi Ses Miksajı: Mad Max: Fury Road
En İyi Kısa Film: Stutterer
En İyi Kısa Belgesel: A Girl in the River: The Price of Forgiveness
En İyi Kısa Animasyon: Bear Story
En İyi Yapım Tasarımı: Mad Max: Fury Road
En İyi Kostüm Tasarımı: Mad Max: Fury Road
En İyi Makyaj: Mad Max: Fury Road
En İyi Özgün Müzik: The Hatefull Eight
En İyi Özgün Şarkı: Writing's on the Wall (Spectre)
En İyi Ses Kurgusu: Mad Max: Fury Road
En İyi Ses Miksajı: Mad Max: Fury Road
En İyi Kısa Film: Stutterer
En İyi Kısa Belgesel: A Girl in the River: The Price of Forgiveness
En İyi Kısa Animasyon: Bear Story
903
SERÇELER / SPARROWS - Rúnar Rúnarsson (2015)
Orjinal Adı: Þrestir
Türkçe Adı: Serçeler
Yönetmen: Rúnar Rúnarsson
Senaryo: Rúnar Rúnarsson
Oyuncular: Atlı Óskar Fjalarsson, Ingvar E. Sigurdsson
Yapım Yılı: 2015
Ülke: İzlanda, Danimarka
Süre: 99 dk.
Büyüme konusuna Kuzeyin nefis manzarası eşliğinde şiirsel bir bakış.
Konu: Serçeler’in açılış sahnesinde ilk gördüğümüz şey filme ismini veren kuşlar değil, kilise korosunda şarkı söyleyen melek yüzlü, tiz sesli bir genç. Ari 16 yaşındadır, Reykjavik’te annesiyle yaşamaktadır. Bir gün aniden babası Gunnar’ın yanına, Westfjords’a gönderilir. Bundan sonrası babasıyla ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleriyle, değişen manzara ve farklılaşan çevresi karşısında hissettiği yalnızlıkla ilgilidir. Bir önceki filmi Volkan’ın izinden giden Rúnar Rúnarsson, kırılgan ama bir o kadar da büyüleyici bir büyüme hikâyesiyle karşımızda. Rúnarsson’un önceki filmindeki sıcak gözlemci tavrı, arka planda nefis İzlanda manzarasının yer aldığı düşsel görüntülerle ve Sigur Rós’tan Kjartan Sveinsson’un hipnotik müzikleriyle destekleniyor. Masumiyetin kayboluşu, insanın doğa karşısındaki hali, erkekliğin kodları ve büyümenin sancıları en hüzünlü halleriyle karşımızda.
Fragman:
“Çocuklardaki yalnızlık ve kafa karışıklığıyla hepimiz bağ kurabiliriz. Acı, kızgınlık ve aşk gibi pek çok duygunun ilk defa hissedildiği dönemdir çocukluk.” -Rúnar Rúnarsson-
Orjinal Adı: Þrestir
Türkçe Adı: Serçeler
Yönetmen: Rúnar Rúnarsson
Senaryo: Rúnar Rúnarsson
Oyuncular: Atlı Óskar Fjalarsson, Ingvar E. Sigurdsson
Yapım Yılı: 2015
Ülke: İzlanda, Danimarka
Süre: 99 dk.
Konu: Serçeler’in açılış sahnesinde ilk gördüğümüz şey filme ismini veren kuşlar değil, kilise korosunda şarkı söyleyen melek yüzlü, tiz sesli bir genç. Ari 16 yaşındadır, Reykjavik’te annesiyle yaşamaktadır. Bir gün aniden babası Gunnar’ın yanına, Westfjords’a gönderilir. Bundan sonrası babasıyla ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleriyle, değişen manzara ve farklılaşan çevresi karşısında hissettiği yalnızlıkla ilgilidir. Bir önceki filmi Volkan’ın izinden giden Rúnar Rúnarsson, kırılgan ama bir o kadar da büyüleyici bir büyüme hikâyesiyle karşımızda. Rúnarsson’un önceki filmindeki sıcak gözlemci tavrı, arka planda nefis İzlanda manzarasının yer aldığı düşsel görüntülerle ve Sigur Rós’tan Kjartan Sveinsson’un hipnotik müzikleriyle destekleniyor. Masumiyetin kayboluşu, insanın doğa karşısındaki hali, erkekliğin kodları ve büyümenin sancıları en hüzünlü halleriyle karşımızda.
Fragman:
“Çocuklardaki yalnızlık ve kafa karışıklığıyla hepimiz bağ kurabiliriz. Acı, kızgınlık ve aşk gibi pek çok duygunun ilk defa hissedildiği dönemdir çocukluk.” -Rúnar Rúnarsson-
902
SADECE JİM / JUST JIM - Craig Roberts (2015)
Orjinal Adı: Just Jim
Türkçe Adı: Sadece Jim
Yönetmen: Craig Roberts
Senaryo: Craig Roberts
Oyuncular: Emile Hirsch, Craig Roberts
Yapım Yılı: 2015
Ülke: İngiltere
Süre: 84 dk.
Richard Ayoade’nin Submarine’inin (2010) kült oyuncusu Craig Roberts’ın ilk yönetmenlik denemesi.
Konu: Evet, Galler’deyiz. Jim sönük bir lise öğrencisidir. Tek arkadaşı Michael onu daha cool arkadaşları için satmıştır. Âşık olduğunu sandığı kız onun ismini dahi bilmemektedir. Köpeği de kaçıp, kaybolduğunda Jim’in kimsesi kalmamıştır artık. Ta ki Jim’in tam zıttı, yakışıklı ve cool Amerikalı Dean okula adım atıp onun en yakın arkadaşı olana kadar. Dean, Jim’e aynı zamanda popüler olmanın sırlarını öğretecektir. Tabii her şeyin bir bedeli vardır, popülerlik, karanlık sırlar falan, hayat bunlara değecek midir diye sorgulamaya başlar bir yandan Jim. Richard Ayoade’nin Submarine filminden tanıdığımız kült oyuncu Craig Roberts bu ilk yönetmenlik denemesinde bizi kara komedinin, gerçeküstü tonların arasında bir yere götürüyor. Sadece Jim, Roberts’ın sadece iyi bir oyuncu olmadığını, aynı zamanda gelecek vaat eden bir yönetmen olabileceğini de kanıtlıyor.
Fragman:
“Konformist büyük bir ilham kaynağıydı, bilhassa ışık kullanımı konusunda. Jim’in bu nihilist kasabada sıkışmış olmasını ve insanlara yokmuş gibi gözükmesini istedim.” -Craig Roberts-
Türkçe Adı: Sadece Jim
Yönetmen: Craig Roberts
Senaryo: Craig Roberts
Oyuncular: Emile Hirsch, Craig Roberts
Yapım Yılı: 2015
Ülke: İngiltere
Süre: 84 dk.
Richard Ayoade’nin Submarine’inin (2010) kült oyuncusu Craig Roberts’ın ilk yönetmenlik denemesi.
Konu: Evet, Galler’deyiz. Jim sönük bir lise öğrencisidir. Tek arkadaşı Michael onu daha cool arkadaşları için satmıştır. Âşık olduğunu sandığı kız onun ismini dahi bilmemektedir. Köpeği de kaçıp, kaybolduğunda Jim’in kimsesi kalmamıştır artık. Ta ki Jim’in tam zıttı, yakışıklı ve cool Amerikalı Dean okula adım atıp onun en yakın arkadaşı olana kadar. Dean, Jim’e aynı zamanda popüler olmanın sırlarını öğretecektir. Tabii her şeyin bir bedeli vardır, popülerlik, karanlık sırlar falan, hayat bunlara değecek midir diye sorgulamaya başlar bir yandan Jim. Richard Ayoade’nin Submarine filminden tanıdığımız kült oyuncu Craig Roberts bu ilk yönetmenlik denemesinde bizi kara komedinin, gerçeküstü tonların arasında bir yere götürüyor. Sadece Jim, Roberts’ın sadece iyi bir oyuncu olmadığını, aynı zamanda gelecek vaat eden bir yönetmen olabileceğini de kanıtlıyor.
Fragman:
“Konformist büyük bir ilham kaynağıydı, bilhassa ışık kullanımı konusunda. Jim’in bu nihilist kasabada sıkışmış olmasını ve insanlara yokmuş gibi gözükmesini istedim.” -Craig Roberts-
901
Benim de artık 15. !f İstanbul Bağımsız Film Festivali açılışı yapma vaktim geldi..
Dersimi çalıştım ve bugün 3 filmle başlıyorum.
Just Jim
865
Cafe 7.Oda'da geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Sevgililer Günü'nü farklı kutluyoruz:)
8 kişilik özel bir atölye ile VESİKALI YARİM'i mercek altına alıyoruz..
Bir yandan tutkulu, imkansız bir aşkın içinde büyülenirken, bir yandan da arka planda 1968 yılındaki Türkiye'nin toplumsal ve aile yapısını, şehirdeki kadının izlerinden giderek analiz ediyoruz..
Seyircisini sıradışı bir deneyime sürükleyen Ömer Lütfü Akad’ın 1968 tarihli kült filmi Vesikalı Yarim’i diğer Yeşilçam filmlerinden ayıran ve bir sanat yapıtı haline getiren izlerin peşinden gidiyoruz. Hem anlatı hem mizansen hem de toplumsal çözümleme ile..
13 Şubat 2016 Cumartesi, saat 19:00'da
Katılım ücreti 40 TL'dir ve 8 kişi ile sınırlıdır, kayıt gereklidir.
Kayıt için: 05373545497
836
YALAN LABİRENTİ / LABYRINTH OF LIES - Giulio Ricciarelli (2014)
Orjinal Adı: Im Labyrinth des Schweigens
Türkçe Adı: Yalan Labirenti
Yönetmen: Giulio Ricciarelli
Senaryo: Elisabeth Bartel, Giulio Ricciarelli
Oyuncular: Alexander Fehling, André Szymanski
Yapım Yılı: 2014
Ülke: Almanya
Süre: 124 dk.
Konu: Yabancı Dilde En İyi Film dalında Almanya’nın Oscar adayı seçilen film, Hitler sonrası döneme ışık tutuyor. II. Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın Auschwitz’teki soykırıma ve ne tür bir vahşet yaşandığına dair en ufak bir fikri yoktur. Toplama kamplarıyla ilgili binlerce gizli belge mevcut olsa da, Nazi otoriteleri ve kamptan kaçmayı başaran esirler sessiz kalmış veya buna zorlanmıştır. Yıllar sonra genç savcı Johann, tesadüf eseri bazı kanıtlara ulaşır ve kamptan kurtulan esirlerle kampta görev almış Nazi subaylarını tek tek sorgulamaya başlar. İdealist savcı, hem ülkesinin hem de insanlığın yüzleşmesi için bu korkunç olayları gün yüzüne çıkarmaya, sorumluları adalete teslim etmeye kararlıdır. Sorgular sırasında derinlere indikçe Auschwitz’te yaşananlara dair akıl almaz deliller elde edecek ve bu deliller, dünya tarihini sonsuza dek değiştirecektir.
Fragman:
Orjinal Adı: Im Labyrinth des Schweigens
Türkçe Adı: Yalan Labirenti
Yönetmen: Giulio Ricciarelli
Senaryo: Elisabeth Bartel, Giulio Ricciarelli
Oyuncular: Alexander Fehling, André Szymanski
Yapım Yılı: 2014
Ülke: Almanya
Süre: 124 dk.
Konu: Yabancı Dilde En İyi Film dalında Almanya’nın Oscar adayı seçilen film, Hitler sonrası döneme ışık tutuyor. II. Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın Auschwitz’teki soykırıma ve ne tür bir vahşet yaşandığına dair en ufak bir fikri yoktur. Toplama kamplarıyla ilgili binlerce gizli belge mevcut olsa da, Nazi otoriteleri ve kamptan kaçmayı başaran esirler sessiz kalmış veya buna zorlanmıştır. Yıllar sonra genç savcı Johann, tesadüf eseri bazı kanıtlara ulaşır ve kamptan kurtulan esirlerle kampta görev almış Nazi subaylarını tek tek sorgulamaya başlar. İdealist savcı, hem ülkesinin hem de insanlığın yüzleşmesi için bu korkunç olayları gün yüzüne çıkarmaya, sorumluları adalete teslim etmeye kararlıdır. Sorgular sırasında derinlere indikçe Auschwitz’te yaşananlara dair akıl almaz deliller elde edecek ve bu deliller, dünya tarihini sonsuza dek değiştirecektir.
Fragman:
834
7 Nisan'da başlayacak 35. İstanbul Film Festivali'nden sıkı sinema meraklıları için hazine değerinde dev hizmet... Festivalin yeni bölümü 'Gömülü Hazineler'de varlığı az bilinen, yasaklanmış, kaybolmuş, yıllar boyu izleyici karşısına çıkmamış, literatürde adından hak ettiği kadar bahsedilmemiş ama 'akıllara durgunluk veren filmler' izleyiciyle buluşacak.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (IKSV) tarafından Akbank’ın desteğiyle gerçekleştirilecek 35. İstanbul Film Festivali heyecanı yaklaşıyor. 7 Nisan’da başlayacak festival 35. yılında en yenilerden, gizli hazinelere, keşiflere ve iz bırakan filmlere seyircilerle buluşmaya hazırlanıyor. Festivalin bu yıl çok ses getirecek yeni bölümlerinden biri ‘Gömülü Hazineler’ başlığını taşıyor. Alkan Avcıoğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği bölüm, sinema tarihinin varlığı az bilinen, yasaklanmış, kaybolmuş, yıllar boyu izleyici karşısına çıkmamış veya literatürde adından hak ettiği kadar bahsedilmemiş filmleri gömülü olduğu yerden gün ışığına çıkartacak. Geç keşfedilen veya restore edilen kopyasıyla izleyici karşısına yeni çıkmaya başlayan bu filmleri festival kapsamında beyazperdede izlemek kuşkusuz unutulmayacak bir deneyim olacak.
AKILLARA DURGUNLUK VEREN BİR ÇALIŞMA: THE HOURGLASS SANATORIUM
Eiichi Yamamoto’nun, sinema tarihinin en sıra dışı, cüretkar ve psikedelik animasyonlarından biri sayılan 1973 yapımı 'Kanashimi no Beradona / Belladonna of Sadness', bölüm kapsamında festival izleyicisiyle buluşacak. Fransız tarihçi Jules Michelet’in La Sorcière adlı kitabından uyarlanan bu tabuyıkıcı animasyon, köyün baronu tarafından tecavüze uğradıktan sonra şeytanla anlaşma yapan Jeanne’ın hikâyesini anlatıyor. Son yılların en önemli keşiflerinden biri olarak gösterilen Belladonna of Sadness, ilk çıktığı yıllardan bu yana uzun süre ulaşılamayan bir filmdi. 2015’te restore edilen bu sert film, nihayet yıllar sonra dünyanın pek çok ülkesinde ilk kez gösterilmeye başladı. Geçtiğimiz yıl Amerika’daki ilk gösterimini gerçekleştirdiği, en önemli fantastik film festivallerinden kabul edilen Austin’daki Fantastic Fest’de büyük ses getirdi. Japon animasyon sanatının en büyük kayıp başyapıtlarından olan bu benzersiz yapım, Japon anime-manga dünyasının “büyükbabası” Osamu Tezuka’nın yapımcılığını üstlendiği yetişkinlere yönelik “Animerama” üçlemesinin Eiichi Yamamoto tarafından çekilen son filmi. Hikayesini görselleştirmekteki yaratıcılığı ile dikkat çeken filmin benzersiz imgelem dünyası Ortaçağ tarot kartlarından Gustav Klimt’e uzanan geniş bir ilham yelpazesine sahip.
'100 TEMEL FİLM'DEN BİRİ, YILLAR SONRA İLK KEZ BEYAZPERDEDE: KILLER OF SHEEP
Amerikalı dâhi sinemacı Charles Burnett’ın hem ilk filmi hem ilk başyapıtı 1978 yapımı Killer of Sheep, Los Angeles’ta, Afrika kökenli Amerikalıların yaşadığı bir mahalledeki gündelik hayatı, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin izinden giden bir anlatımla gösteriyor. Düşük bütçeli ve amatör oyuncuların rol aldığı film, 1981’de Berlin Film Festivali’nde yarıştı ve FIPRESCI ödülü kazandı. Ancak müzik parçalarının telif sorunu nedeniyle hiç gösterime giremedi. Yıllar içerisinde kulaktan kulağa yayılarak Amerikan Bağımsız Sineması’nın kayıp efsanelerinden birine dönüşen film, 2007’de Steven Soderbergh’in filmin müziklerinin telif hakkını satın alması sonrası, çekiminin 30 yıl ardından nihayet ilk kez gösterime girebildi. Düz anlatıdan çok uzak, birbirine gevşekçe bağlanan vinyetlerin art arda aktığı film, yönetmen Burnett’in UCLA Sinema Bölümü’ndeki yüksek lisans bitirme tezi olarak çekildi, Filmi hem yazan hem yöneten Burnett aynı zamanda filmin yapımcısı, kurgucusu ve görüntü yönetmeniydi. Burnett’in filmi gösterilmeye başladıktan sonra Amerikan sinemasının kilometre taşlarından biri olarak kabul görmeye başladı. Amerikan Ulusal Eleştirmenler Birliği’nin '100 Temel Film' arasına seçtiği filmi, BBC ise 2015 yılında yayınladığı 'En İyi 100 Amerikan Filmi' listesinde 26. sıraya yerleştirdi. Killer of Sheep, sinemasal değerinin yanı sıra kenar mahallelerdeki gündelik hayata dair sunduğu benzersiz gözlemlerle belgesel bir anıt da sayılıyor. Burnett, bu filmdeki sinemasal yaklaşımıyla farklı yönlerden Cassavetes, Ozu, Altman gibi deha yönetmenlerle karşılaştırılıyor.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (IKSV) tarafından Akbank’ın desteğiyle gerçekleştirilecek 35. İstanbul Film Festivali heyecanı yaklaşıyor. 7 Nisan’da başlayacak festival 35. yılında en yenilerden, gizli hazinelere, keşiflere ve iz bırakan filmlere seyircilerle buluşmaya hazırlanıyor. Festivalin bu yıl çok ses getirecek yeni bölümlerinden biri ‘Gömülü Hazineler’ başlığını taşıyor. Alkan Avcıoğlu’nun küratörlüğünü üstlendiği bölüm, sinema tarihinin varlığı az bilinen, yasaklanmış, kaybolmuş, yıllar boyu izleyici karşısına çıkmamış veya literatürde adından hak ettiği kadar bahsedilmemiş filmleri gömülü olduğu yerden gün ışığına çıkartacak. Geç keşfedilen veya restore edilen kopyasıyla izleyici karşısına yeni çıkmaya başlayan bu filmleri festival kapsamında beyazperdede izlemek kuşkusuz unutulmayacak bir deneyim olacak.
AKILLARA DURGUNLUK VEREN BİR ÇALIŞMA: THE HOURGLASS SANATORIUM
Hayranları arasında David Lynch, Francis Ford Coppola ve Quay kardeşler gibi isimler bulunan Polonyalı yönetmen Wojciech Has hâlâ şiddetle keşfedilmeyi bekleyen usta bir yönetmen. Yönetmenin 1973 yapımı fantastik ve gerçeküstü sinemanın nadide örneklerinden biri sayılan filmi 'S’anatorium pod klepsydra / The Hourglass Sanatorium’ bölüm kapsamında izleyiciyle buluşacak yapıtlardan. Zamanında Polonya’dan yurtdışına çıkarılması yasaklanan The Hourglass Sanatorium, gizlice gönderilen kopyasıyla 1973’te Cannes’da gösterildi ve Jüri Özel Ödülü kazandı. 2000’lerde kopyası Martin Scorsese sayesinde restore edilen filmle ilgili olarak Variety’nin efsane eleştirmeni Derek Elley, “Akıllara durgunluk veren bir çalışma, Mahler’in bütün senfonilerinin bir araya toplanmasının sinematografik muadili” diyor. Film, babasını ziyaret etmek üzere sanatoryuma giden bir adamın oda oda gezerken karşılaştığı tuhaf karakterleri, gerçeklikle hayal dünyasını birleştiren anıları, hezeyanları, Polonya’nın geçmişinden imgeler ve sıra dışı müzik bandıyla benzersiz bir sinemasal deneyim sunuyor.
PSİKEDELİK ANİMASYON BAŞYAPITI: BELLADONNA OF SADNESS
PSİKEDELİK ANİMASYON BAŞYAPITI: BELLADONNA OF SADNESS
Eiichi Yamamoto’nun, sinema tarihinin en sıra dışı, cüretkar ve psikedelik animasyonlarından biri sayılan 1973 yapımı 'Kanashimi no Beradona / Belladonna of Sadness', bölüm kapsamında festival izleyicisiyle buluşacak. Fransız tarihçi Jules Michelet’in La Sorcière adlı kitabından uyarlanan bu tabuyıkıcı animasyon, köyün baronu tarafından tecavüze uğradıktan sonra şeytanla anlaşma yapan Jeanne’ın hikâyesini anlatıyor. Son yılların en önemli keşiflerinden biri olarak gösterilen Belladonna of Sadness, ilk çıktığı yıllardan bu yana uzun süre ulaşılamayan bir filmdi. 2015’te restore edilen bu sert film, nihayet yıllar sonra dünyanın pek çok ülkesinde ilk kez gösterilmeye başladı. Geçtiğimiz yıl Amerika’daki ilk gösterimini gerçekleştirdiği, en önemli fantastik film festivallerinden kabul edilen Austin’daki Fantastic Fest’de büyük ses getirdi. Japon animasyon sanatının en büyük kayıp başyapıtlarından olan bu benzersiz yapım, Japon anime-manga dünyasının “büyükbabası” Osamu Tezuka’nın yapımcılığını üstlendiği yetişkinlere yönelik “Animerama” üçlemesinin Eiichi Yamamoto tarafından çekilen son filmi. Hikayesini görselleştirmekteki yaratıcılığı ile dikkat çeken filmin benzersiz imgelem dünyası Ortaçağ tarot kartlarından Gustav Klimt’e uzanan geniş bir ilham yelpazesine sahip.
'100 TEMEL FİLM'DEN BİRİ, YILLAR SONRA İLK KEZ BEYAZPERDEDE: KILLER OF SHEEP
Amerikalı dâhi sinemacı Charles Burnett’ın hem ilk filmi hem ilk başyapıtı 1978 yapımı Killer of Sheep, Los Angeles’ta, Afrika kökenli Amerikalıların yaşadığı bir mahalledeki gündelik hayatı, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin izinden giden bir anlatımla gösteriyor. Düşük bütçeli ve amatör oyuncuların rol aldığı film, 1981’de Berlin Film Festivali’nde yarıştı ve FIPRESCI ödülü kazandı. Ancak müzik parçalarının telif sorunu nedeniyle hiç gösterime giremedi. Yıllar içerisinde kulaktan kulağa yayılarak Amerikan Bağımsız Sineması’nın kayıp efsanelerinden birine dönüşen film, 2007’de Steven Soderbergh’in filmin müziklerinin telif hakkını satın alması sonrası, çekiminin 30 yıl ardından nihayet ilk kez gösterime girebildi. Düz anlatıdan çok uzak, birbirine gevşekçe bağlanan vinyetlerin art arda aktığı film, yönetmen Burnett’in UCLA Sinema Bölümü’ndeki yüksek lisans bitirme tezi olarak çekildi, Filmi hem yazan hem yöneten Burnett aynı zamanda filmin yapımcısı, kurgucusu ve görüntü yönetmeniydi. Burnett’in filmi gösterilmeye başladıktan sonra Amerikan sinemasının kilometre taşlarından biri olarak kabul görmeye başladı. Amerikan Ulusal Eleştirmenler Birliği’nin '100 Temel Film' arasına seçtiği filmi, BBC ise 2015 yılında yayınladığı 'En İyi 100 Amerikan Filmi' listesinde 26. sıraya yerleştirdi. Killer of Sheep, sinemasal değerinin yanı sıra kenar mahallelerdeki gündelik hayata dair sunduğu benzersiz gözlemlerle belgesel bir anıt da sayılıyor. Burnett, bu filmdeki sinemasal yaklaşımıyla farklı yönlerden Cassavetes, Ozu, Altman gibi deha yönetmenlerle karşılaştırılıyor.
819
Dünya sinemasının usta isimlerinden İtalyan yönetmen ve senarist Ettore Scola, 84 yaşında hayatını kaybetti.
10 Mayıs 1931’de Trevico’da dünyaya gelen Scola, sinemaya ilgisi hukuk okumak için gittiği Roma’da başladı. Hukuk öğrenimini tamamladıktan sonra Scola, 1953 yılında Sergio Grieco’nun yönettiği “Fermi Tutti Arrivo io” adlı filmin senaryosuyla giriş yaptı. Ruggero Maccari ile birlikte birçok senaryoya imza attı.
İlk filmi “Se permette parliamo di donne / Let’s Talk About Women / Kadınlar Hakkında Konuşalım'ı 1964’te çekti.
İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan toplumunun resmini çizdiği, 1974 yapımı ‘Nous nous sommes tant aimés / We All Loved Each Other So Much / Birbirimizi Öyle Çok Sevmiştik ki' filmiyle uluslararası alanda büyük bir başarı kazandı.
Scola, 1977’de Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’nin rol aldığı ‘Une Journée Particuliére / A Special Day / Özel Bir Gün' filmini yönetti, film, En İyi Yabancı Film Dalında Oscar’a aday gösterildi. Film İkinci Dünya Savaşı sırasında faşist İtalya’da geçen bir radyo programcısının hikâyesini anlatır. Birçok ailenin bir arada yaşadığı bir sitede geçen film, herkesin bir resmi törene katıldığı ve kimselerin ortada görünmediği bir günü anlatır. Bir baskı rejimini anlatmasına rağmen hiçbir savaş aygıtının gösterilmemesi ve aralarında cinsel bir ilgi olmamasına rağmen iki kişinin birbirine ne kadar yakınlaşabileceğinin anlatılması filmin dikkat çeken özelliklerindendir.
Kariyeri boyunca 40’a yakın film çeken Scola, yapıtlarında genellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki İtalya’nın siyasi ve sosyal yaşamını konu edindi.
Ödülleri:
1976 : Ugly, Dirty and Bad : Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen ödülü.
1978 : A Special Day : Golden Globe En İyi Yabancı Film ödülü.
1980 : The Terrace : Cannes Film Festivali En İyi Senaryo ödülü.
1984 : Le Bal : Berlin Film Festivali Gümüş Ayı En İyi Yönetmen
1995 : Le Roman d’un Jeune Homme Pauvre : Venedik Altın Aslan ödülü.
Tüm Ödülleri: IMDB
Kimi sinema eleştirmenlerine göre ‘Le Bal’ filmi Scola’nın kariyerindeki zirve noktasıdır.
Scola, 2011 yılında yaptığı bir açıklamada, ”Kendimi yavaş yavaş piyasanın kurallarına uymak zorunda hissettim ve özgürlüğümü kaybetmeye başladım” diyerek sinemayı bırakmıştır.
İlk filmi “Se permette parliamo di donne / Let’s Talk About Women / Kadınlar Hakkında Konuşalım'ı 1964’te çekti.
İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan toplumunun resmini çizdiği, 1974 yapımı ‘Nous nous sommes tant aimés / We All Loved Each Other So Much / Birbirimizi Öyle Çok Sevmiştik ki' filmiyle uluslararası alanda büyük bir başarı kazandı.
Scola, 1977’de Sophia Loren ve Marcello Mastroianni’nin rol aldığı ‘Une Journée Particuliére / A Special Day / Özel Bir Gün' filmini yönetti, film, En İyi Yabancı Film Dalında Oscar’a aday gösterildi. Film İkinci Dünya Savaşı sırasında faşist İtalya’da geçen bir radyo programcısının hikâyesini anlatır. Birçok ailenin bir arada yaşadığı bir sitede geçen film, herkesin bir resmi törene katıldığı ve kimselerin ortada görünmediği bir günü anlatır. Bir baskı rejimini anlatmasına rağmen hiçbir savaş aygıtının gösterilmemesi ve aralarında cinsel bir ilgi olmamasına rağmen iki kişinin birbirine ne kadar yakınlaşabileceğinin anlatılması filmin dikkat çeken özelliklerindendir.
Kariyeri boyunca 40’a yakın film çeken Scola, yapıtlarında genellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki İtalya’nın siyasi ve sosyal yaşamını konu edindi.
Ödülleri:
1976 : Ugly, Dirty and Bad : Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen ödülü.
1978 : A Special Day : Golden Globe En İyi Yabancı Film ödülü.
1980 : The Terrace : Cannes Film Festivali En İyi Senaryo ödülü.
1984 : Le Bal : Berlin Film Festivali Gümüş Ayı En İyi Yönetmen
1995 : Le Roman d’un Jeune Homme Pauvre : Venedik Altın Aslan ödülü.
Tüm Ödülleri: IMDB
Kimi sinema eleştirmenlerine göre ‘Le Bal’ filmi Scola’nın kariyerindeki zirve noktasıdır.
Scola, 2011 yılında yaptığı bir açıklamada, ”Kendimi yavaş yavaş piyasanın kurallarına uymak zorunda hissettim ve özgürlüğümü kaybetmeye başladım” diyerek sinemayı bırakmıştır.
817
Şili’nin en önemli yönetmenlerinden Pablo Larrain, 15 Ocak’ta Türkiye’de gösterime giren filmi ‘The Club’da izleyiciyi kilisedeki görevlerinden uzaklaştırılmış dört rahibin yaşadığı eve konuk ediyor. Kiliseye yönelik eleştirileriyle dikkat çeken bu karanlık film, geçen yıl Berlin Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü kazandı.
Larrain’in Pinochet dönemini konu alan üçlemesinin son filmi ‘No’, Akademi Ödülleri’ne aday olmuştu. Şu anda Natalie Portman’ın Jacqueline Kennedy’i canlandırdığı ‘Jackie’ üzerinde çalışan Larrain’le yeni filmi ‘The Club’ı konuştuk.
-Katolik okulundaki deneyimleriniz ‘The Club’ı ne kadar etkiledi?
Güney Amerika’nın tarihiyle kilisenin tarihini birbirinden ayıramazsınız. Güney Amerika, kilisenin bakışı ve yapısıyla inşa edildi. Etrafımızdakiler bu malzemeden ayrılamaz. Evet, ben de Katolik okuluna gittim. Katolik yetiştim ve çok iyi bir rahiple tanıştım, sistem içinde insanlara yardımcı olmak isteyen iyi insanlar da var. Diğer yandan da bir rahip vardı, bir suçlamayla karşılaştı ve yargılanabileceğini görünce ülkeden ayrıldı. İsviçre'de yaşamaya başladı. Güzel bir evde, etrafta inekler, doğanın içinde yaşadığını öğrendik. Dedim ki, ne ala hayat! Uzaklaştırılan rahiplere ne oluyor sorusu aklıma geldi. Araştırdık ve gördük ki dünyanın dört bir yanında böyle evler var.
-Bunu neye bağlıyorsunuz?
Kilisenin adalete inanmamasına. Suçlanan rahipleri alıp bu evlere yerleştiriyorlar ve onlar da ölene kadar da orada yaşıyorlar. 1954’te bu işi yapmaya başlayan bir organizasyon kuruluyor. Kendime dedim ki, kilise yüzyıllardır var, neden 1954? Çünkü 1954’te basın güçlendi ve insanlar haberleşmeye başlamıştı. Kontrol etmek için bir yapı kurmaya karar verdiler. Şu anda Vatikan'ın en büyük korkusu basın. Sizler tehditsiniz. Vatikan’ın basınla ilişkilerden sorumlu yetkilisi Papa kadar önemli.
-Son dönemde Katolik rahiplerin çocuk istismarıyla ilgili suçları gündeme geliyor. Sizce bir dönüm noktası olacak mı?
Rahiplerin bu evlere transfer olmasının tek nedeni çocuk istismarı değil. Papa Francesco’nun bir kırılma noktası yaşanması için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Yaptıklarını olumlu buluyorum. Ama değişim için yumuşak kalıyor. Keşke sonuna kadar gidebilse. Eğer gidemezse her şey eskiye döner. Kilise, sırlar saklayan bir şirket.
‘Anlatmak için sevmem gerekli’
-Sizce ‘The Club’a kiliseden bir tepki gelecek mi?
Bence hiçbir yorumda bulunmayacaklar, hep böyle yaparlar.
-Filmlerinizdeki insanlar canavar değil. Hümanist yaklaşıyorsunuz...
Çünkü onları anlatmak için onları sevmem gerekiyor. Korkunç şeyler yapmış olsalar da onlara sahip çıkmaya çalışmam gerekiyor. Herkesin içinde iyilik vardır, John Lennon’ı vuran adam hariç.
-Pinochet diktatörlüğünü konu alan üçlemeniz ve ‘The Club’ arasında bağ var mı?
Bunları düşünmüyorum. Zaten ‘The Club’da her şey çok hızlı gelişti. Çekeceğim başka büyük bir filmle ilgili haber bekliyordum. Sonra aklıma bu fikir geldi, araştırma yaptım. Senaryo yazıldı ve 2.5 hafta gibi kısa bir sürede çektik. Oyunculara senaryoyu vermedik.
-Filmin grenli karanlık bir görüntü seçimi var. Nedeni nedir acaba?
Yüksek çözünürlüklü görüntüden ölümüne nefret ediyorum. Eskiden negatifleri yıkamak için suya ihtiyaç vardı. Bununla filmin görüntüsünün kimyası değişirdi, su farklı olduğu için her ülkenin sinemasının görüntüleri farklı olurdu. Görüntülerin kimlikleri vardı. Bu yüzden ‘The Club’da eski Rus mercekleri kullandım. Filtreler kullandım.
Röportaj: Nil Kural
810
(Alkan Avcıoğlu - 15 Ocak 2016 / BirGün)
Efsanevi İngiliz müzisyen David Bowie, 69 yaşında hayata veda etti. 20. yüzyılın en ilham verici kültür ikonlarından biri olan David Bowie sadece müzikleriyle hatırlanmayacak. Beyazperdede hafızalara kazınan rollerini bir hatırlayalım istedik.
Dünyaya Düşen Adam / The Man Who Fell to Earth (1976)
Yönetmen: Nicolas Roeg
David Bowie'nin kamera karşısına kurmaca bir film için ilk kez geçtiği, Nicolas Roeg'in kült klasiği ‘Dünyaya Düşen Adam’, Bowie'nin filmografisinin hala en unutulmazlarından biri. İnsan görünümlü bir uzaylı Thomas Jerome Newton rolü için David Bowie'nin düşünülmesi, sinema tarihinin en isabetli oyuncu tercihlerinden biri diyebiliriz. David Bowie'nin dünya dışı sahne persona'sına da referanslarla izlenebilen film, Bowie'nin 'Labirent’ ile beraber en fazla ikonikleşen rolüne sahip.
Mutlu Noeller Bay Lawrence / Merry Christmas Mr. Lawrence (1983)
Yönetmen: Nagisa Ôshima
Usta yönetmen Nagisa Ôshima'nın 1983 tarihli savaş dramını David Bowie'siz hayal etmek imkansız. Bowie'nin 2. Dünya Savaşı sırasında bir Japon kampında savaş esiri olan Jack Celliers'ı canlandırdığı filmde kamp komutanını ise Ryuichi Sakamoto canlandırıyordu. David Bowie'nin en “dünyalı” rolü sayılabilecek Jack Celliers karakterine getirdiği yorum gerçekten unutulmaz.
Açlık / The Hunger (1983)
Yönetmen: Tony Scott
Tony Scott'ın bu ilk filmi, akıllardan çıkmayan atmosferiyle tuhaf ve benzersiz bir film. Müthiş mizansenleri ve parmak ısırtan görsel kompozisyonları kadar oyuncuların performansı da 'Açlık'ı klasik mertebesine ulaştıran unsurlardandı. David Bowie ise oyuncu kadrosunun en aykırı ve en akılda kalıcı ismiydi. Androjen vampir John Blaylock rolünde tüyler ürpertici derecede doğal bir performans sergiliyordu.
Tony Scott'ın bu ilk filmi, akıllardan çıkmayan atmosferiyle tuhaf ve benzersiz bir film. Müthiş mizansenleri ve parmak ısırtan görsel kompozisyonları kadar oyuncuların performansı da 'Açlık'ı klasik mertebesine ulaştıran unsurlardandı. David Bowie ise oyuncu kadrosunun en aykırı ve en akılda kalıcı ismiydi. Androjen vampir John Blaylock rolünde tüyler ürpertici derecede doğal bir performans sergiliyordu.
Yönetmen: Jim Henson
David Bowie'nin beyazperde macerasının en popüler duraklarından biri. Görselliğiyle hafızalara kazanan bu fantastik macera filminde David Bowie de görünümüyle hafızalara kazınıyordu. Günümüzde artık David Bowie ve sinema deyince, Goblin Kralı Jareth rolü akla ilk gelen görüntülerden biri. Filmin müziklerinde de David Bowie imzası olduğunu not düşelim.
David Bowie'nin beyazperde macerasının en popüler duraklarından biri. Görselliğiyle hafızalara kazanan bu fantastik macera filminde David Bowie de görünümüyle hafızalara kazınıyordu. Günümüzde artık David Bowie ve sinema deyince, Goblin Kralı Jareth rolü akla ilk gelen görüntülerden biri. Filmin müziklerinde de David Bowie imzası olduğunu not düşelim.
Prestij / The Prestige (2006)
Yön: Christopher Nolan
Nikola Tesla rolü için David Bowie'den daha iyi bir seçim aklınıza geliyor mu? Christopher Nolan'ın her izleyişte kıymeti daha da artan filmi 'Prestij'in en kilit karakterlerinden biriydi Nikola Tesla. David Bowie'nin her sahnede rahatlıkla rol çalan ve eleştirmenlerin de övgüsünü kazanan performansıyla Tesla, gerçek sihri izleyiciye gösteriyordu. Bowie'nin bu rolü en başta reddettiğini ve Nolan'ın bitmeyen ısrarları sonucu kabul etmeye ikna olduğunu da not düşelim.
Nikola Tesla rolü için David Bowie'den daha iyi bir seçim aklınıza geliyor mu? Christopher Nolan'ın her izleyişte kıymeti daha da artan filmi 'Prestij'in en kilit karakterlerinden biriydi Nikola Tesla. David Bowie'nin her sahnede rahatlıkla rol çalan ve eleştirmenlerin de övgüsünü kazanan performansıyla Tesla, gerçek sihri izleyiciye gösteriyordu. Bowie'nin bu rolü en başta reddettiğini ve Nolan'ın bitmeyen ısrarları sonucu kabul etmeye ikna olduğunu da not düşelim.
DAVID BOWIE MÜZİKLERIYLE GÜCÜNE GÜÇ KATAN 10 FİLM
1. Kötü Kan / Mauvais Sang & Frances Ha
2. Suda Yaşam / Life Aquatic with Steve Zissou
3. Radio On
4. Labirent / Labyrinth
5. Kayıp Otoban / Lost Highway
6. Christiane F.
7. Kırmızı Değirmen / Moulin Rouge
8. Saksı Olmanın Faydaları / The Perks of Being a Wallflower
9. Soysuzlar Çetesi / Inglorious Basterds
10. Marslı / The Martian
787
Kendine odaklandıkça artar yalnızlığın..
Başkalarına odaklandıkça da kendine yabancılığın..
Bu ikilemde tükenir gider hayatın..
Fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu
786
Bu yıl izlediğimiz 2.film oldu İtalyan yönetmen Saverio Costanzo'nun son filmi Hungry Hearts.
Sarsıcıydı..
Üzerine tartışacak çok fazla konu da bırakıyordu..
Aslında herkes kendince en doğruyu yapıyordu..
Peki ya senin doğrun bir başkasına göre kesinlikle yanlışsa??
Aç Kalpler kesinlikle izlenmeli..
785
7 SANAT DALI
1.sanat: Resim ve Heykel
2.sanat: Müzik
3.sanat: Tiyatro
4.sanat: Dans
5.sanat: Edebiyat
6.sanat: Mimari / Yapı
7.sanat: Sinema
1.sanat: Resim ve Heykel
2.sanat: Müzik
3.sanat: Tiyatro
4.sanat: Dans
5.sanat: Edebiyat
6.sanat: Mimari / Yapı
7.sanat: Sinema
(Yedinci Sanat olan Sinema, diğer 6 sanat dalını içinde barındırır)
784
AÇ KALPLER / HUNGRY HEARTS - Saverio Costanzo (2014)
Ödüller: Venedik Film Fesitvali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, Venedik Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
Orjinal Adı: Hungry Hearts
Türkçe Adı: Aç Kalpler
Yönetmen: Saverio Costanzo
Senaryo: Marco Franzoso, Saverio Costanzo
Oyuncular: Adam Driver, Alba Rohrwacher
Yapım Yılı: 2014
Ülke: İtalya
Süre: 109 dk.
Konu: Venedik Film Festivali’nde hem En İyi Erkek Oyuncu hem de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin sıra dışı hikayesini anlatıyor. Jude ve Mina, New York’ta tesadüf eseri tanışıp beraber olmaya başlarlar. Jude’un hareketli kişiliğini Mina sakinliğiyle tamamlayınca, kusursuz ilişkileri evliliğe kadar gider. Ancak bu kusursuz denge, bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından bozulur ve çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina vegan beslenme ve arınmayı bir saplantı haline getirmiştir ve ağır bir diyet yapmaktadır. Üstelik bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışır ancak bu bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir. Filmin başrollerinde yeni Star Wars serisinde de rol alacak olan, Inside Llewyn Davis, Frances Ha ve Girls dizisinden tanıdığımız yükselen yıldız Adam Driver ve performansıyla bol övgü toplayan Alba Rohrwacher bulunuyor.
Fragman:
Ödüller: Venedik Film Fesitvali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, Venedik Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülü
Orjinal Adı: Hungry Hearts
Türkçe Adı: Aç Kalpler
Yönetmen: Saverio Costanzo
Senaryo: Marco Franzoso, Saverio Costanzo
Oyuncular: Adam Driver, Alba Rohrwacher
Yapım Yılı: 2014
Ülke: İtalya
Süre: 109 dk.
Konu: Venedik Film Festivali’nde hem En İyi Erkek Oyuncu hem de En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan yapım, birbirlerine ilk görüşte aşık olan bir çiftin sıra dışı hikayesini anlatıyor. Jude ve Mina, New York’ta tesadüf eseri tanışıp beraber olmaya başlarlar. Jude’un hareketli kişiliğini Mina sakinliğiyle tamamlayınca, kusursuz ilişkileri evliliğe kadar gider. Ancak bu kusursuz denge, bebeklerinin dünyaya gelmesinin ardından bozulur ve çiftin aslında ebeveynlik konusunda birbirlerinden çok farklı düşündükleri ortaya çıkar. Mina vegan beslenme ve arınmayı bir saplantı haline getirmiştir ve ağır bir diyet yapmaktadır. Üstelik bu diyeti bebeğine de uygulamaya çalışmaktadır. Bebeğin büyüme sorunlarıyla karşı karşıya kaldığını gören Jude, duruma müdahale etmeye çalışır ancak bu bir ölüm kalım savaşına dönüşecektir. Filmin başrollerinde yeni Star Wars serisinde de rol alacak olan, Inside Llewyn Davis, Frances Ha ve Girls dizisinden tanıdığımız yükselen yıldız Adam Driver ve performansıyla bol övgü toplayan Alba Rohrwacher bulunuyor.
Fragman:























