kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

756

Bu akşamki "Sinemada Görme Biçimleri" dersinde konu Dostoyevski idi..

Tavsiye kitaplar:

- Dostoyevski - Andre Gide

Sahne Gösterimi Yapılan Filmler:
- Karamazovi - Petr Zelenka
- Bratya Karamazovy - Kirill Lavrov, Ivan Pyryeva
- Bekleme Odası - Zeki Demirkubuz
- Üçüncü Sayfa - Zeki Demirkubuz
- Bulantı - Zeki Demirkubuz

Notlar:
******* Diyaloji: Monologun tersi. İki kişinin konuşması da değil. Çoğul konuşan özneler arası iletişim. Çokdillilik.
******* Dostoyevskinin karakterleri bütünleşmemiş bir bilincin mahvoluşunu yaşarlar. Kendi evreninde sıkışıp kalıp mahvoluşa giderler. Yaşayanlar karakterler değil fikirlerdir. 
******* Dostoyevskinin kitaplarında kahramanın dünyaya nasıl göründüğü önemli değildir. Dünyanın kahramana nasıl göründüğü önemlidir. Ya da kahramanın kendisine nasıl göründüğü önemlidir.
******* Dostoyevskinin kitaplarındaki aşklar da hep imkansızdır. İki kişi asla tam olarak birleşip bütünleşemezler.
******* Dostoyevski bir epilepsi hastasıdır. Ve önemli eserlerini hep büyük krizlerden sonra yazmıştır.
******* Dostoyevski eserlerinde hep bir Polonyalı karakter kullanır. Onları önce yüceltir. Ama sonra yerden yere vurur. Çünkü Dostoyevski Polonyalıları kibirli oldukları için sevmez.

******* Karamazov Kardeşler: Alyoşa başkarakterdir. İsayı temsil eder altmetinde. Dimitri aslında babasını öldürmemiştir ama içinden babasının ölmesini istediği için suçludur. Aynı anda fabrikadaki ustabaşı da aslında çocuğunun düşüp ölmesinden sorumlu olmasa da içinden ölmesini ve tazminat almayı geçirdiği için suçludur. Parmağını özellikle sıkıştırıp kopartan karakter Lisa; Alyoşaya aşıktır ama aşkının karşılığı yoktur ve şiddetli tartışma sahnesi sonrasında parmaklarını özellikle sıkıştırır. Bunun psikanalitik çözümlemesi: "Eksik Cinsel Doyum". Eksik cinsel doyum, kendi canını acıtma olarak su üstüne çıkar. Bu kitapta en önemli bölüm: 378.sayfada başlayan ve 35 sayfa süren bölüm. 

******* Bekleme Odası:Filmdeki belgesel gösterilen sahne boşuna değil. Adamın evi: Av sahası. Adam evine giren hırsıza da av gibi davranıyor. Hayatına giren kadınlara da. Hayatındaki kadınların en çok acı çekme ve adamı terketme sebebi: kendilerini "hiç" gibi hissetmeleri. Önemsiz hissetmeleri. Çünkü adam her şeye karşı tepkisiz. 

******* Bulantı : Bekleme Odasındaki karakterin yaşlanmış hali. Kapıcı kadın (aynı Üçüncü Sayfa filmindeki kapıcı kadın gibi) elinde ışıkla eve gelir. Adam kadının ayaklarına kapanır. Ne olacaktır?
Kadın sessiz kalabilir: Adam daha da aşağılanacağı için hiddetlenebilir.
Kadın sarılabilir: ve Üçüncü Sayfa filmindeki gibi üst katlara çıkabilir!

749

"7.Oda Okuma Kulübü" 20.kitap olarak ‪John Steinbeck‬’in kaleme aldığı ‘zenginliğin ve paranın getirdiği kötülük ve felaketler’i konu alan ‪‎İnci ‬romanını okuyor. 

Kitabı değerlendirmek üzere 14 Aralık 2015 Pazartesi saat 19:00’da ‪‎Cafe 7.Oda‬’da buluşuyoruz..

İnci'nin açılış cümlesi: "Kasabada dev incinin öyküsünü anlatıp dururlar; ilk nasıl bulunduğunu, sonra nasıl yeniden kaybedildiğini."



629

"7.Oda Okuma Kulübü" bu kez psikanaliz alanında bir kitap inceliyor. 17.Kitabımız Adam Phillips'in "Kaçırdıklarımız" adlı eseri. 

Bölümler halinde değerlendirilecek olan kitabın ilk toplantısında "Hüsran Üzerine" ve "Kavrayamama Üzerine" bölümleri ele alındı.

Hemen iki bölümün de açılış cümlelerini not edeyim..

Hüsran Üzerine
TRAGEDYALAR istediklerini elde edemeyen insanların hikayeleridir ama istediklerini elde edemeyen insanlarla ilgili her hikaye trajik bir görünüm taşımaz.

Kavrayamama Üzerine
KİMSE BİR ŞEYİ - yapılan espriyi, ne dendiğini, neler döndüğünü kavrayamayan kişi olmak istemez.



205


"Evimiz o zamanlar kocaman bir yokluktu." cümlesi ile başlayan, anne-baba ve doğanın gerçeklik duygusuyla beliriverdiği öykülerden oluşan "Avcısını Taşıyan Ceylan" idi "7.Oda Okuma Kulübü"nün okuduğu 7.kitap..  

Ve kitabı yazarı ile değerlendirmek üzere 20 Mart akşamı Erkan Aslan'ı misafir ettik cafemizde.. 

Kapak tasarımına ve adına görür görmez hayran kaldım kitabın söyleşisinden kendime karaladığım birkaç not:

** İnsan yalnızken daha gürültülü oluyor. 
** Erkan Aslan'ın üniversitede tez konusu: 'Kafka'da Korku ve Baba" imiş. Okumak isterdim doğrusu. 
** Kitabını yazarken ilk önce ilk cümleyi yazmış pek yazarın aksine. İlk cümle çok önemli evet diyor ve bazen öyküyü yazdıran şey zaten ilk cümle oluyormuş.
** Yazının kendi bilinci var. Her şey yazmadan önce planlanmıyor veya yazarken nelerin ortaya çıkacağı kestirilemiyor. Örneğin rüyada bir şeylerin açığa çıkması gibi..
** İlk sakatlık aileden geliyor. 


201

"Hayat tahayyül edebildiğimiz kadardır. Bütün dünyası tarlasından ibaret olan köylünün gözünde, o tarla bir imparatorluktur. Caesar'ın gözünde ise azımsadığı imparatorluğu topu topu bir tarla kadardır. Fakir insanın bir imparatorluğu var, güçlü olanın ise altı üstü bir tarlası. Aslına bakılacak olursa, sahip olduğumuz tek şey izlenimlerdir."

Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı

155


GÖSTERİŞİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Oscar sezonu, !F İstanbul derken hızlı kurgu, hareketli kamera, aşırı süslü müzikler, tüm sahneyi kaplamaya çalışan oyunculuklar, tişörte basılası repliklerle dolu diyaloglar, aşırı stilize anlatımlar, tek plan gibi kerameti kendinden menkul filmlerle dolup taştı bünyemiz. Dramatik yapının ABC’sini basitçe kurmakla yetinmeyi bilen yalın ve mütevazı anlatımlara hasret kaldık.





Son haf­ta­larda girdiğim film mara­to­nunda kendimi pek çok kez "eve gidip bir Bres­son filmi mi izle­sem" derken bul­dum. Günümüzde, yönet­men­ler­in ­pek çoğu en pahalı ve en süslü tüm oyun­cak­larını odasının her köşesine yayıp oyna­maya çalışan çocuk­lar gibi. Tek bir oyun­cakla yet­in­mek ve onun üstüne kafa yor­mak nadir rast­lanan bir özel­lik. Dra­matik yapıyı sağlam kur­mak için mese­lenin özüne odak­lanıp fa­zlalıklar­dan arınmak şu ar­alar sine­mada pek moda ol­masa gerek. Çevrem­izde ses ge­tiren film­lere bakarsak id­dialı, gösterişçi, ezberci, abartılı veya hip olmak şu ar­alar sine­mada en geçerli akçe olmalı. !F İstan­bul’un en fazla ses ge­tiren film­lerinin başını çeken İran Vam­pir West­ern’i ‘Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız’ kendi fikrine o kadar aşık ki, fikri hikayeleştireme­den stilize görüntülerinin üzer­ine hip­ster­ların gönlünü çele­cek şahane müzik­leri dayayınca iş tamam sanıyor. Geçen hafta vizy­ona giren Xavier Dolan’ın ‘Mommy’si tüm oyun­baz fikir­lerinden arınsa hala özünde aynı dere­cede iyi bir film. Hatta bi­lakis Dolan’ın görsel den­emelere bayılan zıpırlığı kim­i­ler­ine göre filmin iyi yan­larının gücünü azaltıyor. Haf­ta­lardır sa­lon­lara iz­leyi­ci­lerin akın etmesini sağla­yarak yüzümüzü güldüren ‘Whiplash’, davul üzerindeki terli ve kanlı bagetlere plonje yakın çekim­ler­den gözünü hırs bürümüş yakın çekim­lere ke­serek per­for­mansını di­namik ve hızlı bir kur­gu­nun üzer­ine temel atıyor. Bu her daim işleyen formülün o kadar iyi (ve de artık Oscar tescilli) bir uygu­la­ması ki, kur­gusun­dan hızını ala­mayıp geriye ne kadar faşist bir mesaj bıraktığının farkına bile varamıyor. 



Oscar’ın taze şampiy­onu ‘Bird­man’ başından so­nuna tek planmış gibi gözükmeye çalışarak hal­i­hazırda epey id­dialı bir şey ya­parken, bunu en az bir o kadar id­dialı olan sıradışı bir sound­track kul­lanımıyla, ve en az bun­lar kadar id­dialı bir şek­ilde post­mod­ern aforizma niyetine vu­rucu rep­lik­lerle kuşatıyor. Nor­mal şart­larda bun­lar­dan her­hangi birisi başlı başına bir filmi id­dialı yap­maya yete­cekken bu fiyakalı film, diyaloglarından kam­erasına, oyun­cu­luk­larından müzik kul­lanımına kadar “elimi attığım her şeyde id­dialıyım” diye­cek kadar gösterişçi olmayı lehine çevire­biliyor. Tüm bun­lar yet­mezmiş gibi başkarak­terin zi­h­ninin içini iz­leyi­ciye göstere­cek kadar da öznel olmayı is­tiyor. Ama bu da yet­miyor, bu öznelliğe rağmen iz­leyici başkarak­terin olmadığı yer­lerde dolaşıp Ed­ward Nor­ton’un ağzından Emma Stone’a dökülen etk­i­leyici rep­lik­leri duy­sun is­tiyor. Dra­matik an­lamda hangisi fa­zlalık veya es­tetik ter­cih­lerin altı yeter­ince dolu mu mühim değil artık. İnsan bir Hitch­cock fil­min­deki karak­ter­ler ve iz­leyici arasında özenle ku­rulmuş bilgi hiy­erarşisini, bir Bres­son filminin hikayenin amacına göre süsler­den arındırılmış yapısını özlemiyor değil.


Sine­mada ve senary­oda hikaye ar­it­metiği üzer­ine en fazla düşünen isim­ler­den biri David Mamet “Film Yönet­mek Üzer­ine” adlı kitabında yönet­men­lerin çekim tekniklerinde ilginç olanı ter­cih etme eğil­i­m­ini eleştirirken Hem­ing­way’den alıntı yapar: “Öyküyü yaz, tüm güzel satırları çıkar ve öykünün hala işe yarayıp yara­madığına karar ver.” Mamet’in dedik­lerinden yola çıkarsak iyi bir yazar gibi iyi bir yönet­men de bu­damayı öğrenerek, süs ve görsel be­tim­ler­den kaçınarak daha iyiye ulaşır.


Fa­zlalıklarla dolu gösterişçi film­ler arasında yorulduğumda son yıllarda git­gide artan bir şek­ilde belge­sellere sığınırken bu­luy­o­rum kendimi. Tuhaf ama gerçek; pek çok belge­sel ince nüanslar üzerinden istediği anlamı nasıl yarat­acağı, kur­gusunu nasıl ya­pacağı, kam­erayı ner­eye yerleştireceği üzer­ine kur­maca film­ler­den daha fazla kafa yoruyor. ‘Boyun Eğmez’in abartılı anlatımını ya da ‘Ke­skin Nişancı’nın “çatışma sah­nelerini hareketli omuz kam­erasıyla çektik mi iz­leyi­ciye o en­er­jiyi his­set­tir­i­riz” ko­laycılığını düşünün. 



David Mamet aynı ki­tapta şöyle yazıyordu: “Steadicam, diğer teknolo­jik mu­cizeler gibi pek çok zarara yol açtı. Amerikan film­ler­ine zarar verdi. Kahra­manın etrafında gez­in­meyi o kadar ko­laylaştırdı ki artık kimse ‘çekim nedir?’ ya da ‘kam­erayı ner­eye koy­mam gerekiyor’ diye düşünmüyor.” Steadicam değil belki ama hareketli omuz kam­erası günümüz sine­masının en ko­laycı norm­larından biri. Bu norm o kadar yaygın bir şek­ilde içselleştir­ildi ki, “kahra­manın etrafında gez­in­mek” bu kadar kolay ol­masa acaba yönet­men­ler “hikayemi hangi planla en ekonomik bir şek­ilde anlatırım?” üzer­ine daha fazla kafa yorar mıydı bil­in­mez. Ama şurası kesin, görsel ve işitsel anlatım ter­cih­lerinde ekonomik olmak ticari sine­mada bu ar­alar pek geçerli bir akçe değil.

(27 Şubat 2015 / BirGün)

150

Kardeşimden okumam için tavsiye sinema kitapları.. Acil alınacaklar listeme ekledim.. İlk iki kitap bulunamıyor. Sahafları araştırmam lazım..

1. Dram Sanatının Alanı - Martin Esslin

2. Film Yönetmek Üzerine - David Mamet

3. Film Çözümlemesine Giriş - Michael Ryan & Melissa Lenons

4. Gerçekliğe ve Geleneğe Karşı - Halil Turhanlı

78


Yılbaşı armağanlarımı açmaya devam ediyorum.. Böyle zamana yaya yaya açmak çok keyifli oluyor.. Hem her armağanın daha iyi hakkını verebilecek vaktim oluyor hem de insanın ihtiyacı olduğunda açabileceği hediye paketleri olması çok güzel bir his..

Mügecim, İstanbula gittiğinde Robinson Crusoe 389 kitabevini gezerken bana da bir şey almadan çıkmamış.. Rudolf Arnheim'in 1930'lu yıllardaki yazılarından oluşan "Sanat Olarak Sinema" adlı kaynak kitabı.. O yılları ve sinemanın erken dönemindeki gramerini okumak keyifli olacak..

Kitabın açılış cümlesini de not edelim:
"Bir kitap on beş yaşında hala hayattaysa, artık eski değildir."
Sağlam bir ifade.. Açılış paragrafı şöyle devam ediyor: "Zamanda yerini bulmuştur, fakat zamanın aşındırıcı etkisinden artık zarar görmüyordur. İyi ya da kötü, olduğu gibi durmaktadır."

74

Günlerin Köpüğü / Mood Indigo / L'Ecume des Jours

Fransız yazar, müzisyen ve sürrealist Boris Vian'ın (1920-1959) sürrealist bir atmosferin sınırlarında gezinen romanı..

Güzel kızlarla aşk yaşamaya bayılan zengin adam Colin'in, Duke Ellington şarkılarından fırlamış gibi bir varoluşa, neşeli bir güzelliğe sahip Chloe'ye aşık olmasıyla başlıyor hikayemiz.. Genç çift kısa sürede evleniyor, bir o kadar kısa sürede de Chloe göğsünde bir nilüfer çiçeği açtıran, tuhaf bir hastalığa yakalanıyor. "Güzel çiçek Chloe" günden güne solarken, Colin elinden geleni yapsa da bunlar hiçbir işe yaramıyor. Hikaye, başladığı kadar tuhaf bir şekilde sonlanıyor.


Kitabı: Boris Vian'ın adeta gördüğü bir rüyayı kaleme aldığı ilham verici bu eseri yıllar içinde klasikleşmiş. 1940'lardan ve yazarın hayal dünyasından çokça manzara sunuyor.

Nitekim önsözünde diyor ki Vian: ".. ileride gelecek olan sayfalar tüm gücünü tamamen gerçek bir öyküden almıştır, çünkü başından sonuna kadar ben hayal ettim.."




Çizgiroman Kitabı: Aslında bir çizgiroman yazarı olan Jean David Morvan çizimlerinden oluşan bir uyarlama. Diyalogların aktarılmasından hikaye akışına kadar eli yüzü düzgün bir iş çıkarmış ortaya.. 







Filmi: Vian gibi başka bir sürrealist olan yazar-yönetmen Michel Gondry'nin yorumuyla bir filme dönüştüğü için merak ve heyecan tavana vuruyor. Hemen herkesin kalbinde taht kuran filmi 'Eternal Sunshine of the Spotless Mind / Sil Baştan'ın üç yazarından biri olarak senaryo dalında Oscar ödülü kazanan Gondry'nin 7. uzun metrajlı filmi..

72

Neil Postman’dan Distopyalar Arası Bir Karşılaştırma: Televizyon Öldüren Eğlence


Yirminci yüzyılın en önemli distopya eserlerinden ikisini, George Orwell‘in kaleme aldığı 1984 (Nineteen Eighty-Four) ve Aldous Huxley‘nin Cesur Yeni Dünya (Brave New World) eserlerini bugün yan yana koyup inceleseydik nasıl bir sonuç çıkartırdık?




Neil Postman 1985 yılında – Orwell’in öngördüğü distopya kurgusunun geçtiği tarihin tam da bir yıl sonrasında – böylesi bir entelektüel çabaya girişti ve geç yirminci yüzyılın esansının Huxley tarafından daha isabetli bir biçimde tahayyül edildiği sonucuna vardı.

Bu distopyaların hangisinin günümüzdeki vaziyete ilişkin daha doğru tahminler yürüttüğü tartışmasına girmeden, Neil Postman’ın eserinden yararlanılarak Stuart McMillen tarafından tasarlanan görselin Türkçe’ye çevrilmiş halini yayınlıyoruz.





*********************************************************





*********************************************************





********************************************************





*********************************************************



*********************************************************














Kaynak: Edebiyat Haber

68


Nurancımın yılbaşı hediyelerini ancak açabildim.. Nasıl bir yoğunlukta gidiyorsa hayat artık, paket paket armağanlarımı eve çıkardım, tadını çıkarabileceğim özel anları bekliyor hepsi açılmak üzere :)

Öncelikle paketten ilk tadını çıkaracağım şey kartpostalı ve yazdığı yazı idi Nuranın :) her yıl itinayla seçer yılbaşı kartını.. ve diyor ki bana bu yıl: "Hayallerimiz var hepimizin, ama kaçımız peşinden gidecek kadar cesur? Sen işte o cesurlar içindesin. Küçük dev kadınsın benim için. İyi ki tanıdım seni. 2015 rüyalarının ötesinde güzel bir yıl olsun." 


2015 Resimli Edebiyat Takvimi: Çocukluğumuzda sanırım hepimizin evlerinde olan maarif takvimlerini anımsatan ama içeriği ile tam da bize göre olan bir takvim çıkardı İletişim Yayınları bu yıl.. Çıkacağı haberini aldığımızdan beri gün saymıştık bizler de.. Ve Aralık ortası gibi tanıştık kendileri ile.. Ben tam cafeye de alayım diye düşündüğüm anlarda yetişti Nuran'ın armağan paketi :) 
50'den fazla yazarın ve 15 çizerin eşlik ettiği takvimde öyküler, bilgiler, karikatürler vs. var. Adı üstünde bu bir edebiyat takvimi.. Çok sevilecek belli.. Hemen 1 Ocak Perşembe'nin yaprağından bir alıntıyı not edeyim: "Küçük adamların belirmeye başlaması da yeni yılın ilk gününe denk geldi. Bulutlu bir perşembe sabahı... Doğa'yı birbirinden hayran bakışlarla süzen küçücük, son derece yakışıklı adamlar." Hakan Bıçakçı - Doğa Tarihi


Filmler ve Rüyalar: Nuranın "rüyalarımıza.." yazarak armağan ettiği bu kitabın kapağı bile benim gönlümü çelmeye yetti.. Çok sevdiğim ve hatta Film Analizi Atölyesinde işlediğim filmlerden biri olan Andrei Tarkovski'nin 1979 tarihli eseri Stalker filmindeki rüya mı gerçek mi olduğu konusunda hala tartıştığımız sahneden bir görsel.. Poster yapıp asasım var bu görüntüyü.. Bu kitabı da çok seveceğime eminim.. Ve hemen Thorsten Botz-Bornstein imzalı bu kitabın "Rüya Zamanı ve Film Sanatı" adlı Giriş Bölümünün ilk cümlesini de not edeyim: "Rudolf Arnheim'in 'Görsel Düşünme' adlı kitabında, film ve rüya arasındaki temel bir bağlantıyla temsil edilen ve Freud'un rüya-çalışması kapsamında düşünüldüğünde hemen anlamlı hale gelen bir meseleye dikkat çeker: .. Freud, akıl yürütmenin önemli mantıksal bağlantılarının imajlarla nasıl temsil edilebildiği sorusunu ortaya atar. Benzer bir problemin görsel sanatlarda da mevcut olduğunu söyler. Rüya imajları ve sanatta yaratılan imajlarla düşünce aracı olarak hizmet eden zihinsel imajlar arasında gerçekten de paralellikler vardır; ama benzerliğe dikkat ederek, farklılıkların da ayrımına varırız ve bu farklılıklar, düşünce imajlarını daha keskin biçimde nitelemeye yardım eder."


Metis Defterleri 5: Her sayfasının altında bir kitaptan alıntı cümle bulunan minik harika bir defter! Defter okunur mu?! Okunur :) Metisin defterleri de ajandaları da okunur.. Bu defter de bir yandan üstüne notlar alırken bir yandan da alttaki alıntıyı okumak keyif verici.. Ve hemen ilk sayfadaki alıntıyı da not edeyim: "Her okur, okuma esnasında kendi benliğini okur." - Rita Feslki - Edebiyat Ne İşe Yarar?


Minik kedili kitap ayracı da ayrıca hoş :) Çok teşekkürler dostum Nuranım :)

66

Burak'ın kültür sanat mailinden bir diğer dikkatimi çeken kitap ise Bülent Parlak'ın "Ricakeş" adlı şiir kitabı oldu.. Aslında kitaptan ziyade dikkatimi çekenler; bir kelime ve eskiden çok sevdiğim sonra unuttuğum bir şair oldu..

Kelime: Ricakeş; daha önce duyduğum bir kelime değildi, yeni bir kelime ile tanışmış oldum. 

Şair: 2002 yılında 27 yaşındayken intihar eden şair Zafer Ekin Karabay.. Bir güzel kitabı vardı: Şubatta Saklambaç.. nasıl bulunur ki o kitap şimdilerde.. nasıl da unutmuşum ki bu sevdiğim mısraları:
"nil, gözlerimden geçsin diye güne kirpiklerim kırılırdı.
oysa saklambaç oynayan bir çocuktu büyüttüğüm..."



Zafer Ekin Karabay için de bir şiir varmış Ricakeş'te. Parlak "İzmarit İçerek Büyüyen Çocuklar" adlı şiiriyle, Karabay'ın genç ömrüne ses vermiş:
"Bir çağdan bir çağa geçerken
geride unutulan şaşkınlardık
tabutuyduk üstüne kapanıp ağlanan 
dört kızdan sonra bir oğlun."


Ama ben notumu Zafer Ekin Karabay'ın mısraları ile bitirmek istiyorum..
"Oysa biz hep bir düş kazasında
Yitirdik arkadaşlarımızı
Karşıdan karşıya geçerken
Eli bırakılan çocuklardık."


- Zafer Ekin Karabay (1975-2002)

65

Bugün dergi ve kitap okumak yerine Burak'ın "kültür sanat" maili ile geçirdim tüm vaktimi.. Özellikle de okumayı en çok sevdiğim vakit olan gecemi.. Cafe boşaldı.. Çayımı aldım.. Gönderdiği şarkıları açtım.. Ve son zamanlarda onun oltasına takılan, incelediği, ilgisini çeken kitaplara göz attım..

Hemen her konuda 'paylaşıma' fazlasıyla yabancı olan Burak'ın bu paylaşımının anlamı da fazlasıyla büyük haliyle :)

Gelelim onun oltasına takılanlardan benim oltama ilk takılana.. Rıdvan Gecü'nün "Sünepe" kitabı hemen alınacak kitaplar listeme girdi.. 

Sünepe, kurgulanmış mekanikliğe bir tepki romanı. Bir yalnızlık yolculuğunun, tutunamayışın felsefi izahı. Genç bir öğrencinin otobüslerde sürekli koltuklardan kaldırılmasıyla, teyzelere yer vermeye zorlanmasıyla başlar hikâye. “Kendi” olma isteğine müdahale iyice bunaltır kahramanı, yaşanan aksilikler de üzerine gelince içindeki mesafe artar kalabalıklarla. “Arka kapıdayım, otobüs durağa geliyor, bütün kapılar açılıyor, benimki açılmıyor, şoföre, ‘arka kapıı!’ diye bağıramıyorum, sesim çıkmıyor, yine terliyorum, geriliyorum, lanet ediyorum otobüse bindiğim için, lanet ediyorum böyle bir insan olduğum için, başka inecek yoksa o kapıdan, kimse de bağırmıyor benim yerime. Bir sonraki durağa kadar gidiyorum öyle. Adım iniyor bir öncekinde, bir bu kalıyor benden geriye: Sünepe.”

62

6 bin 500 kişinin destek vermesiyle başlatılan "Kitaplar Kitap Olarak Kalsın" adlı bir kampanya kapsamında, "Hangi kitapları okuyacaklarına çocuklar etki altında kalmadan, özgürce karar versinler" talebi dile getirilmişti. 

İngiltere'nin en büyük çocuk kitabı yayınevlerinden Ladybird Yayınları, kitaplarının kapağında 100 yıldır yer alan "kız çocukları için" veya "erkek çocukları için" ibarelerini kaldırıyormuş. 

Ne güzel bir haber.. Umarım diğer yayınevleri de bu ayrımı kaldırırlar kitaplarından.. Hatta öyle ki mavi kapak ve pembe kapak olayını bile kaldırsınlar.. Kitapların cinsiyetleri olmamalı..

61

Dün gece okuyup defterime de not düştüğüm Kırmalı Etekler kitabının karakterinin adı "Çise" imiş ya.. Takıldım ben şimdi bu duruma. Çünkü kadın ellili yaşlarındaymış.. Ve adı Çise! Mümkün mü böyle bir şey? Hangimizin annesinin adı Çise olabilir ki?! Çise diye okudukça ve düşündükçe benim gözümün önüne hep yirmili yaşlarında bir kadın geliyor.. Elli mi.. Yok yok mümkün değil! Olmamış..

Kurmaca bir hikayede, romanda, senaryoda, karakterlere isim vermek hakikaten kolay bir iş değil biliyorum.. Ama karaktere uygun adı bulmak da son derece önemli! 

Neriman olsaydı da Çise olmasaydı.. Ben şimdi o kitabı alıp da ellili yaşlarındaki Çise'nin hikayesini okuyamayacağım kesinlikle. Aklım takılı kaldı bir kere.. Çıkamaz takıldığı yerden..

59

Sevinç Çokum'un Kırmalı Etekler'ini değerlendirmiş Funda Özsoy Erdoğan, Cumhuriyet Kitap'ta.. Romanın baş karakteri yazar bir kadın ve roman bu yazar kadının, kendini, hem edebiyat çevresine hem de ailesine kabul ettirme mücadelesi etrafında ilerliyormuş.. yer yer otobiyografik öğeler taşıyarak..

Dünyaya tüketmek üzerine gelen insanlardan örülü çevresi.. hani her devrin adamı olma yeteneğine sahip insanlardan.. "Yazarlık" bu kişiler için boş iştir zaten.. Çise'ninki de oyalanmak için bir uğraştır onlara göre.. Özellikle kocasına ve onun ailesine yazmanın bir var olma biçimi olabileceğini kabul ettirmesi imkansız.. Söz konusu olan kadınsa, kadının bir entelektüel olarak var oluşunu öncelikle kocasına kabul ettirmesi gerekiyor.. Yazdıkları bile suya sabuna dokunmayan, iffetli bir eş olarak aile ilişkilerine leke sürmeyecek şeyler olmalı.. Yani yazarken bile erkeğin, kocanın tahakkümünü kaleminin üzerinde hissediyor..


Durup düşünüyorum bu anlatımı okuyunca.. Gerçekten de öyle.. Bir kadının evliyken, tamamen özgür olabileceği bir yazım dünyası olamıyor.. Yazarken, bu anlatılan baskı sürekli üzerinde oluyor.. Yazarken; sürekli, yazdıklarını okuyan kocan, yazdıklarını okuyan ailen, yazdıklarını okuyan kocanın ailesi, yazdıklarını okuyan ERK'leri düşünüyorsun.. Ve aslında gerçek anlamda başlamadan bitiyor senin için yazmak.. Çünkü asla sadece kendin olamıyorsun, içinden çıkan kelimeleri ERK'lere göre törpülüyorsun veya yok ediyorsun.. Bunu kendi kendine yapmaz ve törpülemeden yazarsan, okur okumaz geliyor zaten erkler yanına.. Ve başlıyor sorgulamalar: "Bunu neden yazdın, bunu neden böyle yazdın, okuyanların ne düşüneceğini sanıyorsun? kendi gururunu düşünmediğin gibi ailenin de mi gururunu düşünmüyorsun? saçmalıyorsun, sil onları.. vs.." Ben de yıllar önce "7.oda"yı ilk açtığım yıl savaşmıştım bu sorunlarla.. Fazlasıyla sildiğim yazılarım olmuştu.. Veya alıntılarla gizlice kendimi anlatmaya çalışmalarım.. Sanırım "başkaları" bir kadın için çoğu zaman "erk"..



Çise'nin ilk eşi Cenk'in yazdıklarına karışması sırasında hissettikleri aynı köşeye sıkışmışlık, tükenmişlik, sevginin yitimi, aynı öğrenilmiş çaresizlik: "biz neysek oyuz, diyemezdim, o kadar toy, hatta yüreksiz, hatta sert ve güçlü rüzgarlarda dengesi bozulup yere düşen" (sf. 328)

"Kimse bana hangi renkleri seveceğimi, hangi tatlardan hoşlanacağımı anlatmasındı. Beni bir makine addedip her parçamı değiştirebileceğini sanmasındı." (sf. 329)

"Bu kaçıncı tufan? Dünyaya gelişimizden ölene değin, sınavlar, ayrılıklar, ölümler, çocuklarımızın hayatı, savaşlar, acımasızlıklar.. Yaşadığımız büyük acılardan doğruluşumuz, bir dağ kıyısına varma telaşımız ve beklediğimiz bir dal, bir yaprak ya da kanat sesi, hepsi tufandan sonrası.." (sf. 338)

58

Ve yeniden yollardayım.. Bu kez İstanbul yetmedi.. Çok azdı günlerim.. Ama bundan sonra en azından ayda bir gelebilmek için bir şeyler yapmalıyım.. Her ay sadece bir haftasonu bile gelsem şimdilik yeter.. Öncelikle cafeyi bensiz işler hale getirmem gerekiyor..

İstanbula giderken olduğu gibi yorgun değilim.. O yüzden yolculuğuma bu kez uyku değil müzik ve Kafka'nın Dönüşüm'ü eşlik ediyor ve keyif..

İki gündür aslında hiç dinlenmeden gezip de bu derece dinlenmiş olarak eve dönmek de ilginç.. Ama işte İstanbul.. Seviyorum.. Ne diyebilirim ki..

Dönüşüm demişken.. her kitabın açılış cümlesi ayrıca ilgimi çekiyor.. Filmlerin açılış sahneleri gibi.. ekranda ilk gördüğümüz görüntünün önemi gibi, edebiyatta da ilk cümle ayrıca önemli geliyor bana..

Madem Ocak ayı kitabım "Dönüşüm" oldu.. Hemen açılış cümlesini de not edeyim:
"Gregor Samsa bunaltıcı rüyalardan uyandığı bir sabah, yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak buldu kendini."

Dönüşüm'ü hemen her yayınevi bastı aslında.. Benim şu an okuduğum Altıkırkbeş yayınlarına ait.

26


"7.Oda Okuma Kulübü" bu akşam 3.kitap olarak seçip okuduğumuz Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ını değerlendirdi.. Okuma kulübünü kurmamız ne kadar iyi oldu.. Herkes, okuduğu kitabın, kitaptaki karakterlerin aklına takılan yerlerini, sevdiği yerlerini, eleştirdiği yerlerini paylaşabiliyor, değerlendirebiliyor, sorabiliyor.. Böylece çok daha derin ve nitelikli okuyucu olabilmek yolunda da ilerleniyor.. Gruba önderlik eden Tuba hocamız da sağolsun bizim için notlar düzenliyor ve bizleri biraz daha edebiyatın içine çekiyor..

Aylak Adam'ın çok sevdiğim açılış cümlesini yazmadan olmaz..

"Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi."


9

Güne Cumhuriyet gazetesinin kitap eki ile başladım.. Chuck Palahniuk'un son kitabı "Anlat Bakalım" ile başlıyor bu haftaki kitap eki..

Günce kitabı ile en çok etkilendiğim yazarlar arasındadır Palahniuk.. yeni kitabının tanıtım yazısını okuyunca ne kadar özlediğimi farkettim Palahniuk'un dilini.. hikayenin "Soslu Yalan Dünya" olarak sunulan Hollywood'da geçmesi de başka bir güzellik tabii ki benim için..

Ali Bulunmaz'ın yazısı kendini bir çırpıda okuttu ve Anlat Bakalım'ın da hemen siparişi verildi bile..



"Bir film yıldızının işi, diğer herkesin dertlerini unutmasına yardımcı olmaktır." -kitaptan-

"Aşık olduğunda onu hiçbir şeyin üzemediği, aşık değilse hiçbir şeyin mutlu edemediği" kadın.. Kathie'nin hikayesi..

Bir kahraman var fakat sonuçta hayatta hepimiz birbirimizin yardımcı oyuncularıyız! Gerçekler, yalanların arasında kaybolup gidiyor..