59

Sevinç Çokum'un Kırmalı Etekler'ini değerlendirmiş Funda Özsoy Erdoğan, Cumhuriyet Kitap'ta.. Romanın baş karakteri yazar bir kadın ve roman bu yazar kadının, kendini, hem edebiyat çevresine hem de ailesine kabul ettirme mücadelesi etrafında ilerliyormuş.. yer yer otobiyografik öğeler taşıyarak..

Dünyaya tüketmek üzerine gelen insanlardan örülü çevresi.. hani her devrin adamı olma yeteneğine sahip insanlardan.. "Yazarlık" bu kişiler için boş iştir zaten.. Çise'ninki de oyalanmak için bir uğraştır onlara göre.. Özellikle kocasına ve onun ailesine yazmanın bir var olma biçimi olabileceğini kabul ettirmesi imkansız.. Söz konusu olan kadınsa, kadının bir entelektüel olarak var oluşunu öncelikle kocasına kabul ettirmesi gerekiyor.. Yazdıkları bile suya sabuna dokunmayan, iffetli bir eş olarak aile ilişkilerine leke sürmeyecek şeyler olmalı.. Yani yazarken bile erkeğin, kocanın tahakkümünü kaleminin üzerinde hissediyor..


Durup düşünüyorum bu anlatımı okuyunca.. Gerçekten de öyle.. Bir kadının evliyken, tamamen özgür olabileceği bir yazım dünyası olamıyor.. Yazarken, bu anlatılan baskı sürekli üzerinde oluyor.. Yazarken; sürekli, yazdıklarını okuyan kocan, yazdıklarını okuyan ailen, yazdıklarını okuyan kocanın ailesi, yazdıklarını okuyan ERK'leri düşünüyorsun.. Ve aslında gerçek anlamda başlamadan bitiyor senin için yazmak.. Çünkü asla sadece kendin olamıyorsun, içinden çıkan kelimeleri ERK'lere göre törpülüyorsun veya yok ediyorsun.. Bunu kendi kendine yapmaz ve törpülemeden yazarsan, okur okumaz geliyor zaten erkler yanına.. Ve başlıyor sorgulamalar: "Bunu neden yazdın, bunu neden böyle yazdın, okuyanların ne düşüneceğini sanıyorsun? kendi gururunu düşünmediğin gibi ailenin de mi gururunu düşünmüyorsun? saçmalıyorsun, sil onları.. vs.." Ben de yıllar önce "7.oda"yı ilk açtığım yıl savaşmıştım bu sorunlarla.. Fazlasıyla sildiğim yazılarım olmuştu.. Veya alıntılarla gizlice kendimi anlatmaya çalışmalarım.. Sanırım "başkaları" bir kadın için çoğu zaman "erk"..



Çise'nin ilk eşi Cenk'in yazdıklarına karışması sırasında hissettikleri aynı köşeye sıkışmışlık, tükenmişlik, sevginin yitimi, aynı öğrenilmiş çaresizlik: "biz neysek oyuz, diyemezdim, o kadar toy, hatta yüreksiz, hatta sert ve güçlü rüzgarlarda dengesi bozulup yere düşen" (sf. 328)

"Kimse bana hangi renkleri seveceğimi, hangi tatlardan hoşlanacağımı anlatmasındı. Beni bir makine addedip her parçamı değiştirebileceğini sanmasındı." (sf. 329)

"Bu kaçıncı tufan? Dünyaya gelişimizden ölene değin, sınavlar, ayrılıklar, ölümler, çocuklarımızın hayatı, savaşlar, acımasızlıklar.. Yaşadığımız büyük acılardan doğruluşumuz, bir dağ kıyısına varma telaşımız ve beklediğimiz bir dal, bir yaprak ya da kanat sesi, hepsi tufandan sonrası.." (sf. 338)

0 yorum:

Yorum Gönderme