alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

787


Kendine odaklandıkça artar yalnızlığın..
Başkalarına odaklandıkça da kendine yabancılığın..
Bu ikilemde tükenir gider hayatın..


Fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu

737


52. Uluslararası Antalya Film Festivali'nde Sarmaşık filmindeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu ödülüne uzanan Nadir Sarıbacak'ın canlı yayındaki konuşmasının bir kısmı sansürlendi. 

Aşağıda sansürlenen konuşmanın tamamı var. "Bizi sevgi ve muhabbet kurtaracak." diyor sadece.. Şu konuşmadan bile rahatsız olacak insanların olması ihtimalini düşünmek istemiyorum :(

"Bir 60 saniyenizi alacağım. Tolga (Karaçelik) sağol böyle bir rolü bana teklif ettiğin için. Bütün ekibe, jüri üyelerine teşekkür ediyorum. Sağolun. Çok kısa bir hasbihal etmek istiyorum. Çok kısa, 30 saniye. Memleketle ilgili dertlerim var. Bu filmden de hareketle çok güzel arkadaşlarım var. Farklı dinden, dilden, ırktan, meşrepten, mezhepten. Hepsini aşk derecesinde seviyorum. Bizi ancak kardeşlik ve muhabbetin kurtaracağına inanıyorum. Muhabbet gerçekten. Belki bir duble rakıyla ya da bir demlik çay. Sadece muhabbet etmek kurtaracak bizim dertlerimizi. Buna inanıyorum. Çünkü vücudun organları gibiyiz. Kulağın ağza, elin ayağa nasıl muhalif olmayacağına göre bizi kesildiği zaman bütün vücut acıyacağına göre kader bağımız var memlekette. Bütün kardeşlerimi seviyorum ve onların dertlerimizi kurtaracağımıza inanıyorum. Her duygudan düşünceden, ortak birlik. Çok teşekkür ediyorum sağ olun."

735


Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübünün çıkardığı yeni bir dergimiz var artık. Bursa'da bu dergiyi temin edebileceğimiz, okuyabileceğimiz bir yer olmadığı için ben de e-posta yazıp, cafemizi anlattım ve dergilerini okuyabilirsek çok mutlu olacağımızı söyledim. Ve çağrımıza duyarsız kalmayan kulüp, dergilerinin 2.sayısını göndermiş. Harika oldu bu :)

Pan Dergi'nin 2. sayısında
dosya konusu: Tefrika 
söyleşiler: Burhan Sönmez, Erol Köroğlu
inceleme: Devlet Terörü ve Anarşi'nin Maskesi,
çeviri: Gıyabında - Carol Shields
öyküler: Bir Kadavra Nasıl Kokar?, Madalyonun Rüyası, Halaleylo Yarattı, Yunus Abi ve Güzeller Güzeli Ömer Faruk Tuncer, Siyah, Fiyakaya Mektup, Selami, Göğe Bakma Durağı/Çağrışımlar
şiirler: Mirelere Sitemimdir, Diego'nun Fotoğrafına Bakarken, Müsait Değil, 

Ve dergiden Burhan Sönmez'in söyleşisinden çok hoşuma giden bir paragrafı alıntılayayım:
"Tek bi dünya yok. Tek bir Batı, tek bir Doğu da yok. Kuzey, bütün yönleri içeren, iyiyi de kötüyü de bağrında toplayan bir evren orada. Doğu felsefesini bugün eski halleri taklit ederek diriltmek, ya da Batı'yı bir şablon haline getirip ötelemek veya onu olduğu gibi kabul etmek çare değil."

Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübüne dergiyi gönderdiği için çok teşekkür ediyor ve ileride yayınlanacak sayıları da dört gözle bekliyoruz.

Ve Pan Dergi'yi okumak isteyen herkesi Cafe 7.Oda'ya bekliyoruz.

719

"En belirgin fark mutfaksızlık. Mesala Boğaz’da bir balık lokantasına gidiyorsun, meze alıyorsun, ben bunu iki gün önce başka bir yerde yedim diyorsun. Her şey birbirinin bu kadar mı aynısı olur? Hiçbir özgünlük yok. Eskiden her meyhanenin kendi mutfağından çıkan mezeyi yerdin. Şimdi öyle değil artık. Basit bir ciğer kızartma bile, sıradan gözüken bir şey, pişirme, sunum açısından anlam kaybetti. Balık pişirme ustaları kalmadı, iyi balık pişiren dört beş tane yer var İstanbul’da. 

Bu toprakların kültür çeşitliliğine sahip insanları kaybetmek esasında bütün hayatı kaybetmektir. Ben bu hayatı kaybetmiş neslin çocuğuyum. İstanbul’da son Bizanslıları biz gördük. Şimdi kimse bilmiyor. Yahudi, Ermeni, Rum arasındaki farkı bilmiyor gençlik. Bunların hepsini aynı yere koyuyor.
Lezzetlerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor hatta şöyle zannediyorlar: Önce Türkler vardı sonra herkes geldi. Bütün Anadolulular buradayken Türkler geldi. Sonra Yahudiler. Bunu kimse bilmiyor. Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor: “Biz İstanbul’ a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?” Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.” Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar. Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annenin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava. Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden, dolmaları topiği Ermenilerin elinden, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin. Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varırdın.

Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar… Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla, yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi. Mevlitlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler. Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı. Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?

Hem yaşam biçimini aynı zamanda lezzetlerini kaybediyorsun. Bir kültür yok oluyor, bu iç içelik, bu koskoca Anadolu kültürü bizim gözümüzün önünde paramparça edildi.

İster Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türk olsun, Rum, Ermeni, bu medeniyetler, burada yaşayan kültürler, bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır. Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nereden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor. Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir. Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben. Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor. Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın. Yahu Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen insanlar tütüncü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası. Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor. Kim mutlu oldu lanet Mübadele’den ne Müslümanı ne Hıristiyanı. Anadolu kurudu. Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Şimdi çırpınıyoruz, o topraklarda meğer ne üzümler yetişiyormuş diyoruz. Yerinden etmeyi, onun yerine geçmeyi lezzetle ilişkilendirirsek yine bir hayat kaybıdır. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı da yapılmıştır. Hepsi dindar, hepsinin dinleri var. Eğer Tanrı’ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir. Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet. Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?"


- Uğur Yücel -

691


"Modern hayatın çökmesini ve her yeri yabani otların kaplamasını sabırsızlıkla bekliyorum." 

- Hayao Miyazaki -

686


Cafe 7.Oda'da defter satışlarımız başladı.. İlk defterlerimiz ‪Babil‬'in baykuşlu defterleri ile ‪‎MetisKitap‬'ın her sayfasında alıntı olan güzel defterleri.. Öyleyse şimdi bir defter alıp yazma vakti..

Metis Defterlerinin 5.serisi olan bu defterden daha önce 68.notumda bir alıntı daha yazmıştım. Hazır bahsi geçmişken bir alıntı daha yazayım.. "Her yazar kendinin ilk okurudur." -Bilge Karasu, Susanlar-

684


"Sinema öyle bir keşiftir ki, bir gün gelecek barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin cephesini değiştireceği görülecektir."
-Mustafa Kemal Atatürk-

Sanatın değerinin daima farkında olan ve büyük bir aydın olan Atamızı saygıyla anıyoruz..

673


..bu perişan halime sebeptir
senin unutmuşluğunu affetmeyeceğim..


‘Güz‘ şiirinde “Bu güz öleceğim, bütün işlerimi bitirdim” diyen 82 yaşındaki şair ve yazar Gülten Akın ile eksildi bugün kelimelerimiz.. Huzurla uyusun..


Şiir kitaplarından bazıları:
Rüzgar Saati (1956)
Kestim Kara Saçlarımı (1960)
Sığda (1964)

Kırmızı Karanfil (1971)
Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (1972)
Ağıtlar ve Türküler (1976)
Seyran Destanı (1979)
İlahiler (1983)
Sevda Kalıcıdır (1991)
Sonra İşte Yaşlandım (1995)
Sessiz Arka Bahçeler (1998)
Uzak Bir Kıyıda (2003)

Bestelenmiş bazı şiirleri:
Büyü Yavrum, Grup Yorum (1987)
Deli Kızın Türküsü, Sezen Aksu (1993)
Siyah Beyaz, Sevinç Eratalay (1989)
Beni Unutma (1989) Sevinç Eratalay

605


..eylül toparlandı gitti işte
ekim falan da gider bu gidişle..

-Turgut Uyar-

535


Eskiden her cuma gününü iple çekerdim. Okumayı en sevdiğim kitap eki "‎Radikal Kitap‬" idi. Sonra Radikal basılı gazete olarak kapandı. Ve kitap eki ‎Hürriyet Gazetesi‬ ile verilmeye başlandı. Ancak sadece İstanbul'da bazı bayiilerde. Ömür arasıra alıp, evinde biriktirip ve ne zaman bana gelirse getiriyor. Ancak o zaman bir çayla tadını çıkarabiliyorum okumanın. İnsanın böyle güzel arkadaşlarının olması ne muhteşem :) Eski sayıları okumak isteyenleri de Cafe 7.Oda'ya bekliyorum.. 

Elimdeki son sayı: 713.. (14 Kasım 2014).. Ömürü dört gözle bekliyorum tabi ki bu durumda :) 54 kitabın tanıtımının olduğu bu sayıdan beni en çok çarpan söz:

"Hatıra bırakmadığınız yeri özlemezsiniz."

İşte bu.. 
Benim özlediğim yer çok az.. 
Özlemek istediğim yerler ise ne çok.. 
Oysa zamanla birlikte hayat akıp gidiyor.. 
Özleyemeden.. 
Durduğun yerde.. 

- Fatoş Avcıoğlu -

266

Kısacık film kaçışım bu haftalık sona erdi.. Şimdi yine bir kitapla ve müzikle dönüş vakti..



Boris Vian'ın Sıradan Kişiler İçin Peri Masalı adlı kitabının açılış cümlesi:

"Birinci Bölüm bana ait değildir." -Yazar-

:)

289


Nobel ödüllü roman yazarı Günter Grass, 87 yaşında 13 Nisan 2015 günü enfeksiyon sebebiyle tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Oyun yazarlığını da sanat yaşamına sığdırmış olan Grass, 1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştı.

1959'da yayımlanan, 
büyümek istemeyen Oscar isimli çocuğun gözünden İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlattığı ve daha sonra da sinemaya aynı adla uyarlanan Teneke Trampet romanıyla dünya çapında ün kazanan Grass'ın aralarında "Kedi ve Fare" ve "Köpek Yılları"nın da bulunduğu birçok eseri de milyonlarca okura ulaştı.


Grass'ın üzerine düşünülesi sözleri:

*** Kötü kitaplar da olsalar, yine de kitaptırlar ve bu yüzden kutsaldırlar.

*** Lekesiz hiçbir şey yoktur. Sanatın çiçeklenmesi bile katıksız değildir. Güneşin benekleri, tüm dahilerin zor zamanlar geçirdiği anlar vardır. Kederde bile bir kahkaha gizlidir. Kükremenin de bir sessizliği olduğu gibi.
*** Sanat uzlaşmaya varmazken, hayat çeşitli uzlaşmalarla doludur.

*** İnanmak, kendi yalanlarınıza inanmak demektir. Bu dersi çok önceleri aldığım için minnettar olduğumu söyleyebilirim.

*** Hafıza saklambaç oynamayı sever. Daha uzağa dokunmaya, giyinip süslenmeye meyillidir. Fakat hafıza kendisiyle çelişir; ukalalık. Ne yaparsan yap, başının dikine gider.

*** Sessizdim. Çünkü diğer birçoğu da sessizliğini koruyorlardı. Suçu topluluğun suçu gibi göstermek, oldukça iyi bir baştan çıkarma yöntemiydi. Ya da, birisi hakkında üçüncü şahsı kullanarak mecazen konuşmak: 'O sessizdi, O sessizliği gördü, O susturdu, O susturuldu.'

*** Ormanlardan her zaman etkilenmişimdir. Çünkü ormanlar, doğanın hayal gücünün benimkinden çok daha geniş olduğunu farketmemi sağlıyor. Hala öğrenecek çok şey var.

*** Sanat; müthiş derecede uçuk kaçık, oldukça amaçsız bile olabilir. Ama muhakkak aynıdır, gereklidir. Amaçsız ama gerekli.. Bir Püritan'ın anlamakta güçlük çektiği şey de bu."

Püritanizm: 16. ve 17. yüzyılda, İngiltere'de önem kazanmış bir Protestan dini akımıdır. Sonraları bu akım, kimi çevrelerce "sanat karşıtlığı-düşmanlığı" olarak nitelendirilmiştir.

201

"Hayat tahayyül edebildiğimiz kadardır. Bütün dünyası tarlasından ibaret olan köylünün gözünde, o tarla bir imparatorluktur. Caesar'ın gözünde ise azımsadığı imparatorluğu topu topu bir tarla kadardır. Fakir insanın bir imparatorluğu var, güçlü olanın ise altı üstü bir tarlası. Aslına bakılacak olursa, sahip olduğumuz tek şey izlenimlerdir."

Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı

166



*fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu

"Birini sevmek, her şeyi riske atmaktır ve genelde buna değer. Bizi özgür bırakan tek şey aşktır."

- 86 yaşında yitirdiğimiz yazar, şair, sanatçı ve aktivist Maya Angleou -

155


GÖSTERİŞİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Oscar sezonu, !F İstanbul derken hızlı kurgu, hareketli kamera, aşırı süslü müzikler, tüm sahneyi kaplamaya çalışan oyunculuklar, tişörte basılası repliklerle dolu diyaloglar, aşırı stilize anlatımlar, tek plan gibi kerameti kendinden menkul filmlerle dolup taştı bünyemiz. Dramatik yapının ABC’sini basitçe kurmakla yetinmeyi bilen yalın ve mütevazı anlatımlara hasret kaldık.





Son haf­ta­larda girdiğim film mara­to­nunda kendimi pek çok kez "eve gidip bir Bres­son filmi mi izle­sem" derken bul­dum. Günümüzde, yönet­men­ler­in ­pek çoğu en pahalı ve en süslü tüm oyun­cak­larını odasının her köşesine yayıp oyna­maya çalışan çocuk­lar gibi. Tek bir oyun­cakla yet­in­mek ve onun üstüne kafa yor­mak nadir rast­lanan bir özel­lik. Dra­matik yapıyı sağlam kur­mak için mese­lenin özüne odak­lanıp fa­zlalıklar­dan arınmak şu ar­alar sine­mada pek moda ol­masa gerek. Çevrem­izde ses ge­tiren film­lere bakarsak id­dialı, gösterişçi, ezberci, abartılı veya hip olmak şu ar­alar sine­mada en geçerli akçe olmalı. !F İstan­bul’un en fazla ses ge­tiren film­lerinin başını çeken İran Vam­pir West­ern’i ‘Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız’ kendi fikrine o kadar aşık ki, fikri hikayeleştireme­den stilize görüntülerinin üzer­ine hip­ster­ların gönlünü çele­cek şahane müzik­leri dayayınca iş tamam sanıyor. Geçen hafta vizy­ona giren Xavier Dolan’ın ‘Mommy’si tüm oyun­baz fikir­lerinden arınsa hala özünde aynı dere­cede iyi bir film. Hatta bi­lakis Dolan’ın görsel den­emelere bayılan zıpırlığı kim­i­ler­ine göre filmin iyi yan­larının gücünü azaltıyor. Haf­ta­lardır sa­lon­lara iz­leyi­ci­lerin akın etmesini sağla­yarak yüzümüzü güldüren ‘Whiplash’, davul üzerindeki terli ve kanlı bagetlere plonje yakın çekim­ler­den gözünü hırs bürümüş yakın çekim­lere ke­serek per­for­mansını di­namik ve hızlı bir kur­gu­nun üzer­ine temel atıyor. Bu her daim işleyen formülün o kadar iyi (ve de artık Oscar tescilli) bir uygu­la­ması ki, kur­gusun­dan hızını ala­mayıp geriye ne kadar faşist bir mesaj bıraktığının farkına bile varamıyor. 



Oscar’ın taze şampiy­onu ‘Bird­man’ başından so­nuna tek planmış gibi gözükmeye çalışarak hal­i­hazırda epey id­dialı bir şey ya­parken, bunu en az bir o kadar id­dialı olan sıradışı bir sound­track kul­lanımıyla, ve en az bun­lar kadar id­dialı bir şek­ilde post­mod­ern aforizma niyetine vu­rucu rep­lik­lerle kuşatıyor. Nor­mal şart­larda bun­lar­dan her­hangi birisi başlı başına bir filmi id­dialı yap­maya yete­cekken bu fiyakalı film, diyaloglarından kam­erasına, oyun­cu­luk­larından müzik kul­lanımına kadar “elimi attığım her şeyde id­dialıyım” diye­cek kadar gösterişçi olmayı lehine çevire­biliyor. Tüm bun­lar yet­mezmiş gibi başkarak­terin zi­h­ninin içini iz­leyi­ciye göstere­cek kadar da öznel olmayı is­tiyor. Ama bu da yet­miyor, bu öznelliğe rağmen iz­leyici başkarak­terin olmadığı yer­lerde dolaşıp Ed­ward Nor­ton’un ağzından Emma Stone’a dökülen etk­i­leyici rep­lik­leri duy­sun is­tiyor. Dra­matik an­lamda hangisi fa­zlalık veya es­tetik ter­cih­lerin altı yeter­ince dolu mu mühim değil artık. İnsan bir Hitch­cock fil­min­deki karak­ter­ler ve iz­leyici arasında özenle ku­rulmuş bilgi hiy­erarşisini, bir Bres­son filminin hikayenin amacına göre süsler­den arındırılmış yapısını özlemiyor değil.


Sine­mada ve senary­oda hikaye ar­it­metiği üzer­ine en fazla düşünen isim­ler­den biri David Mamet “Film Yönet­mek Üzer­ine” adlı kitabında yönet­men­lerin çekim tekniklerinde ilginç olanı ter­cih etme eğil­i­m­ini eleştirirken Hem­ing­way’den alıntı yapar: “Öyküyü yaz, tüm güzel satırları çıkar ve öykünün hala işe yarayıp yara­madığına karar ver.” Mamet’in dedik­lerinden yola çıkarsak iyi bir yazar gibi iyi bir yönet­men de bu­damayı öğrenerek, süs ve görsel be­tim­ler­den kaçınarak daha iyiye ulaşır.


Fa­zlalıklarla dolu gösterişçi film­ler arasında yorulduğumda son yıllarda git­gide artan bir şek­ilde belge­sellere sığınırken bu­luy­o­rum kendimi. Tuhaf ama gerçek; pek çok belge­sel ince nüanslar üzerinden istediği anlamı nasıl yarat­acağı, kur­gusunu nasıl ya­pacağı, kam­erayı ner­eye yerleştireceği üzer­ine kur­maca film­ler­den daha fazla kafa yoruyor. ‘Boyun Eğmez’in abartılı anlatımını ya da ‘Ke­skin Nişancı’nın “çatışma sah­nelerini hareketli omuz kam­erasıyla çektik mi iz­leyi­ciye o en­er­jiyi his­set­tir­i­riz” ko­laycılığını düşünün. 



David Mamet aynı ki­tapta şöyle yazıyordu: “Steadicam, diğer teknolo­jik mu­cizeler gibi pek çok zarara yol açtı. Amerikan film­ler­ine zarar verdi. Kahra­manın etrafında gez­in­meyi o kadar ko­laylaştırdı ki artık kimse ‘çekim nedir?’ ya da ‘kam­erayı ner­eye koy­mam gerekiyor’ diye düşünmüyor.” Steadicam değil belki ama hareketli omuz kam­erası günümüz sine­masının en ko­laycı norm­larından biri. Bu norm o kadar yaygın bir şek­ilde içselleştir­ildi ki, “kahra­manın etrafında gez­in­mek” bu kadar kolay ol­masa acaba yönet­men­ler “hikayemi hangi planla en ekonomik bir şek­ilde anlatırım?” üzer­ine daha fazla kafa yorar mıydı bil­in­mez. Ama şurası kesin, görsel ve işitsel anlatım ter­cih­lerinde ekonomik olmak ticari sine­mada bu ar­alar pek geçerli bir akçe değil.

(27 Şubat 2015 / BirGün)

128

"Her gün kalbimin sızladığı bir memlekette yaşamaktan yorgunum.''

- Birhan Keskin -

123

"Yaşamımdaki iki şeyin kaderimi belirlediğine inanırım, ülkem ve cinsiyetim.."

- Gioconda Belli -

121

“Bu mektubu her zamankinden uzun yazıyorum. Çünkü kısa yazacak kadar vaktim yok”

- Fransız matematikçi Blaise Pascal’ın bir mektubundan -

85


Benim için bu günün dergisi  #tarih oldu. "Tanrı Böyle Buyurmadı" adıyla çıkan bu ayki sayısı Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta, din kisvesine bürünmüş zulüm, cinayet ve katliamların izini sürüyor.

"İlk atası elmadan ısırık alınca müebbet sürgün cezasına çarptırılan insan, Tanrı'dan öc alırcasına günah işlemeye devam etti. Kulları günahtan arındırmak için yola çıkan semavi dinler de, çoğu zaman yeni günahlara malzeme edildi. Savaşların çoğu din veya kutsal değerler adına yapıldı. Öldüren de öldürülen de Tanrı adına hareket etti veya cezalandırıldı." diye başlayan dergi soruyor: 
"Tanrı'ya duyulan muhabbet nasıl ve ne zaman hiddet ve şiddete dönüştü?"

79

"Seninle hiçbir yere varamadığımızda fark ettim. Dünyayı unutmak için yanlış aşkı seçmişim..''
- Jan Ender Can -




*fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu