alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
787
Kendine odaklandıkça artar yalnızlığın..
Başkalarına odaklandıkça da kendine yabancılığın..
Bu ikilemde tükenir gider hayatın..
Fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu
737
52. Uluslararası Antalya Film Festivali'nde Sarmaşık filmindeki rolüyle En İyi Erkek Oyuncu ödülüne uzanan Nadir Sarıbacak'ın canlı yayındaki konuşmasının bir kısmı sansürlendi.
Aşağıda sansürlenen konuşmanın tamamı var. "Bizi sevgi ve muhabbet kurtaracak." diyor sadece.. Şu konuşmadan bile rahatsız olacak insanların olması ihtimalini düşünmek istemiyorum :(
"Bir 60 saniyenizi alacağım. Tolga (Karaçelik) sağol böyle bir rolü bana teklif ettiğin için. Bütün ekibe, jüri üyelerine teşekkür ediyorum. Sağolun. Çok kısa bir hasbihal etmek istiyorum. Çok kısa, 30 saniye. Memleketle ilgili dertlerim var. Bu filmden de hareketle çok güzel arkadaşlarım var. Farklı dinden, dilden, ırktan, meşrepten, mezhepten. Hepsini aşk derecesinde seviyorum. Bizi ancak kardeşlik ve muhabbetin kurtaracağına inanıyorum. Muhabbet gerçekten. Belki bir duble rakıyla ya da bir demlik çay. Sadece muhabbet etmek kurtaracak bizim dertlerimizi. Buna inanıyorum. Çünkü vücudun organları gibiyiz. Kulağın ağza, elin ayağa nasıl muhalif olmayacağına göre bizi kesildiği zaman bütün vücut acıyacağına göre kader bağımız var memlekette. Bütün kardeşlerimi seviyorum ve onların dertlerimizi kurtaracağımıza inanıyorum. Her duygudan düşünceden, ortak birlik. Çok teşekkür ediyorum sağ olun."
"Bir 60 saniyenizi alacağım. Tolga (Karaçelik) sağol böyle bir rolü bana teklif ettiğin için. Bütün ekibe, jüri üyelerine teşekkür ediyorum. Sağolun. Çok kısa bir hasbihal etmek istiyorum. Çok kısa, 30 saniye. Memleketle ilgili dertlerim var. Bu filmden de hareketle çok güzel arkadaşlarım var. Farklı dinden, dilden, ırktan, meşrepten, mezhepten. Hepsini aşk derecesinde seviyorum. Bizi ancak kardeşlik ve muhabbetin kurtaracağına inanıyorum. Muhabbet gerçekten. Belki bir duble rakıyla ya da bir demlik çay. Sadece muhabbet etmek kurtaracak bizim dertlerimizi. Buna inanıyorum. Çünkü vücudun organları gibiyiz. Kulağın ağza, elin ayağa nasıl muhalif olmayacağına göre bizi kesildiği zaman bütün vücut acıyacağına göre kader bağımız var memlekette. Bütün kardeşlerimi seviyorum ve onların dertlerimizi kurtaracağımıza inanıyorum. Her duygudan düşünceden, ortak birlik. Çok teşekkür ediyorum sağ olun."
735
Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübünün çıkardığı yeni bir dergimiz var artık. Bursa'da bu dergiyi temin edebileceğimiz, okuyabileceğimiz bir yer olmadığı için ben de e-posta yazıp, cafemizi anlattım ve dergilerini okuyabilirsek çok mutlu olacağımızı söyledim. Ve çağrımıza duyarsız kalmayan kulüp, dergilerinin 2.sayısını göndermiş. Harika oldu bu :)
Pan Dergi'nin 2. sayısında
dosya konusu: Tefrika
söyleşiler: Burhan Sönmez, Erol Köroğlu
inceleme: Devlet Terörü ve Anarşi'nin Maskesi,
çeviri: Gıyabında - Carol Shields
öyküler: Bir Kadavra Nasıl Kokar?, Madalyonun Rüyası, Halaleylo Yarattı, Yunus Abi ve Güzeller Güzeli Ömer Faruk Tuncer, Siyah, Fiyakaya Mektup, Selami, Göğe Bakma Durağı/Çağrışımlar
şiirler: Mirelere Sitemimdir, Diego'nun Fotoğrafına Bakarken, Müsait Değil,
Ve dergiden Burhan Sönmez'in söyleşisinden çok hoşuma giden bir paragrafı alıntılayayım:
"Tek bi dünya yok. Tek bir Batı, tek bir Doğu da yok. Kuzey, bütün yönleri içeren, iyiyi de kötüyü de bağrında toplayan bir evren orada. Doğu felsefesini bugün eski halleri taklit ederek diriltmek, ya da Batı'yı bir şablon haline getirip ötelemek veya onu olduğu gibi kabul etmek çare değil."
Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Kulübüne dergiyi gönderdiği için çok teşekkür ediyor ve ileride yayınlanacak sayıları da dört gözle bekliyoruz.
Ve Pan Dergi'yi okumak isteyen herkesi Cafe 7.Oda'ya bekliyoruz.
719
"En belirgin fark mutfaksızlık. Mesala Boğaz’da bir balık lokantasına gidiyorsun, meze alıyorsun, ben bunu iki gün önce başka bir yerde yedim diyorsun. Her şey birbirinin bu kadar mı aynısı olur? Hiçbir özgünlük yok. Eskiden her meyhanenin kendi mutfağından çıkan mezeyi yerdin. Şimdi öyle değil artık. Basit bir ciğer kızartma bile, sıradan gözüken bir şey, pişirme, sunum açısından anlam kaybetti. Balık pişirme ustaları kalmadı, iyi balık pişiren dört beş tane yer var İstanbul’da.
Bu toprakların kültür çeşitliliğine sahip insanları kaybetmek esasında bütün hayatı kaybetmektir. Ben bu hayatı kaybetmiş neslin çocuğuyum. İstanbul’da son Bizanslıları biz gördük. Şimdi kimse bilmiyor. Yahudi, Ermeni, Rum arasındaki farkı bilmiyor gençlik. Bunların hepsini aynı yere koyuyor.
Lezzetlerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor hatta şöyle zannediyorlar: Önce Türkler vardı sonra herkes geldi. Bütün Anadolulular buradayken Türkler geldi. Sonra Yahudiler. Bunu kimse bilmiyor. Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor: “Biz İstanbul’ a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?” Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.” Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar. Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annenin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava. Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden, dolmaları topiği Ermenilerin elinden, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin. Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varırdın.
Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar… Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla, yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi. Mevlitlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler. Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı. Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?
Hem yaşam biçimini aynı zamanda lezzetlerini kaybediyorsun. Bir kültür yok oluyor, bu iç içelik, bu koskoca Anadolu kültürü bizim gözümüzün önünde paramparça edildi.
İster Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türk olsun, Rum, Ermeni, bu medeniyetler, burada yaşayan kültürler, bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır. Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nereden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor. Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir. Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben. Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor. Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın. Yahu Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen insanlar tütüncü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası. Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor. Kim mutlu oldu lanet Mübadele’den ne Müslümanı ne Hıristiyanı. Anadolu kurudu. Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Şimdi çırpınıyoruz, o topraklarda meğer ne üzümler yetişiyormuş diyoruz. Yerinden etmeyi, onun yerine geçmeyi lezzetle ilişkilendirirsek yine bir hayat kaybıdır. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı da yapılmıştır. Hepsi dindar, hepsinin dinleri var. Eğer Tanrı’ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir. Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet. Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?"
Bu toprakların kültür çeşitliliğine sahip insanları kaybetmek esasında bütün hayatı kaybetmektir. Ben bu hayatı kaybetmiş neslin çocuğuyum. İstanbul’da son Bizanslıları biz gördük. Şimdi kimse bilmiyor. Yahudi, Ermeni, Rum arasındaki farkı bilmiyor gençlik. Bunların hepsini aynı yere koyuyor.
Lezzetlerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor hatta şöyle zannediyorlar: Önce Türkler vardı sonra herkes geldi. Bütün Anadolulular buradayken Türkler geldi. Sonra Yahudiler. Bunu kimse bilmiyor. Bir Rum arkadaşıma sevimli bir kız soruyor: “Biz İstanbul’ a 1984’te geldik. Siz ne zaman geldiniz?” Arkadaşım sakince cevaplıyor “3000 yıl önce.” Bu hayatın bizim gibi farkına varmadılar, bunun hazzını çıkaramadılar. Bir Rum evinden gelen bir tepsi musakkaya karşılık annenin gönderdiği bir Anadolu mantısı ya da bir Ermeni evinden gelen midye dolma ve buna karşılık bir koca tabak baklava. Zeytinyağlıyı, balığı Rumların elinden, dolmaları topiği Ermenilerin elinden, hamuru Türklerin, eti Kürtlerin elinden yiyeceksin. Elden ele, komşudan komşuya, cenazede, mutlulukta, bayramda bunlar paylaşılırdı ve bunun farkına varırdın.
Tabii yemekler, tatlılar. Bu renkler gitti, tatlar gitti, komşulara dağıtılan irmik helvaları, paskalya çörekleri, yumurtalar… Mesela dedem hacıydı ama Paskalya zamanı yumurta tokuştururdu benim arkadaşlarımla, yılbaşında başına kukuleta takardı, yılbaşı kutlanırdı ama Kandil’de de radyo başına geçilip Kandil dinlenirdi. Mevlitlere gidilirdi, kilisedeki düğünlere giderdi bu hacı hocalar, anneanneler. Yakın biri öldüğü zaman bizim mevlit olurdu Rumlar, Ermeniler, Yahudiler başörtüsü takıp bizim eve gelir, duaya katılırdı. Bu dünya, bu söylediğim şeyler hayat kaybı değil midir?
Hem yaşam biçimini aynı zamanda lezzetlerini kaybediyorsun. Bir kültür yok oluyor, bu iç içelik, bu koskoca Anadolu kültürü bizim gözümüzün önünde paramparça edildi.
İster Arap olsun, ister Kürt olsun, ister Türk olsun, Rum, Ermeni, bu medeniyetler, burada yaşayan kültürler, bunların hepsi yetiştikleri yerin iklimine göre davranmıştır. Adam bir yere köy kuruyor, rüzgârı nereden alacağını, sabah güneşinin nereye geleceğini, köyün evlerinin yüzünün nereye bakacağını hesaplıyor. Sahip olmak bu demektir, yoksa dünyada toprak herkesindir. Sınırsız bir dünyaya inanıyorum ben. Benim yerleştiğim, köklerimin yerleştiği bir yer varsa köklerim o topraklara, o denizlere göre hareket ediyor. Sen bu kökleri, o tohumları yok edersen, yerinden yurdundan edersen ve onun yerine benimkiler geçsin dersen dünya harikası bir caminin dibine gökdelen koyarsın. Yahu Şirince’de dünyanın en güzel zeytinlerinin olduğu yere Mübadeleyle gelen insanlar tütüncü. Zeytin ağacı hiçbir şey ifade etmiyor. Ama bir Anadolu Rum’u için zeytin ağacı onun ayrılmaz parçası. Oraya yerleştirdiğin adamsa bundan hiçbir şey algılamıyor. Kim mutlu oldu lanet Mübadele’den ne Müslümanı ne Hıristiyanı. Anadolu kurudu. Koskoca üzüm bağları, incirler, yemişler, meyveler, her şey kurudu, beton oldu. Şimdi çırpınıyoruz, o topraklarda meğer ne üzümler yetişiyormuş diyoruz. Yerinden etmeyi, onun yerine geçmeyi lezzetle ilişkilendirirsek yine bir hayat kaybıdır. Dünyanın her yerinde bütün işgaller, savaşlar, bütün yer değiştirmeler aynı zamanda hayatın tadına karşı da yapılmıştır. Hepsi dindar, hepsinin dinleri var. Eğer Tanrı’ya inanıyor ve tapınıyorlarsa bence bu Tanrı’ya yapılmış en büyük ihanettir. Çünkü herkes başka bir dünyada daha rahat edeceği endişesiyle ibadet ediyor oysa dünya denilen yer bir cennet. Sen bu yaşadığın cennete ihanet edersen, öbür tarafın hangi kurgusuyla uğraşacaksın?"
- Uğur Yücel -
686
Cafe 7.Oda'da defter satışlarımız başladı.. İlk defterlerimiz Babil'in baykuşlu defterleri ile MetisKitap'ın her sayfasında alıntı olan güzel defterleri.. Öyleyse şimdi bir defter alıp yazma vakti..
Metis Defterlerinin 5.serisi olan bu defterden daha önce 68.notumda bir alıntı daha yazmıştım. Hazır bahsi geçmişken bir alıntı daha yazayım.. "Her yazar kendinin ilk okurudur." -Bilge Karasu, Susanlar-
673
..bu perişan halime sebeptir
senin unutmuşluğunu affetmeyeceğim..
Rüzgar Saati (1956)
Kestim Kara Saçlarımı (1960)
Sığda (1964)
Kırmızı Karanfil (1971)
Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (1972)
Ağıtlar ve Türküler (1976)
Seyran Destanı (1979)
İlahiler (1983)
Sevda Kalıcıdır (1991)
Sonra İşte Yaşlandım (1995)
Sessiz Arka Bahçeler (1998)
Uzak Bir Kıyıda (2003)
Bestelenmiş bazı şiirleri:
Bestelenmiş bazı şiirleri:
Büyü Yavrum, Grup Yorum (1987)
Deli Kızın Türküsü, Sezen Aksu (1993)
Siyah Beyaz, Sevinç Eratalay (1989)
Beni Unutma (1989) Sevinç Eratalay
535
Eskiden her cuma gününü iple çekerdim. Okumayı en sevdiğim kitap eki "Radikal Kitap" idi. Sonra Radikal basılı gazete olarak kapandı. Ve kitap eki Hürriyet Gazetesi ile verilmeye başlandı. Ancak sadece İstanbul'da bazı bayiilerde. Ömür arasıra alıp, evinde biriktirip ve ne zaman bana gelirse getiriyor. Ancak o zaman bir çayla tadını çıkarabiliyorum okumanın. İnsanın böyle güzel arkadaşlarının olması ne muhteşem :) Eski sayıları okumak isteyenleri de Cafe 7.Oda'ya bekliyorum..
Elimdeki son sayı: 713.. (14 Kasım 2014).. Ömürü dört gözle bekliyorum tabi ki bu durumda :) 54 kitabın tanıtımının olduğu bu sayıdan beni en çok çarpan söz:
"Hatıra bırakmadığınız yeri özlemezsiniz."
İşte bu..
Benim özlediğim yer çok az..
Özlemek istediğim yerler ise ne çok..
Oysa zamanla birlikte hayat akıp gidiyor..
Özleyemeden..
Durduğun yerde..
- Fatoş Avcıoğlu -
266
Kısacık film kaçışım bu haftalık sona erdi.. Şimdi yine bir kitapla ve müzikle dönüş vakti..
Boris Vian'ın Sıradan Kişiler İçin Peri Masalı adlı kitabının açılış cümlesi:
"Birinci Bölüm bana ait değildir." -Yazar-
:)
Boris Vian'ın Sıradan Kişiler İçin Peri Masalı adlı kitabının açılış cümlesi:
"Birinci Bölüm bana ait değildir." -Yazar-
:)
289

Nobel ödüllü roman yazarı Günter Grass, 87 yaşında 13 Nisan 2015 günü enfeksiyon sebebiyle tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.
Oyun yazarlığını da sanat yaşamına sığdırmış olan Grass, 1999 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştı.
1959'da yayımlanan, büyümek istemeyen Oscar isimli çocuğun gözünden İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlattığı ve daha sonra da sinemaya aynı adla uyarlanan Teneke Trampet romanıyla dünya çapında ün kazanan Grass'ın aralarında "Kedi ve Fare" ve "Köpek Yılları"nın da bulunduğu birçok eseri de milyonlarca okura ulaştı.
Grass'ın üzerine düşünülesi sözleri:
*** Kötü kitaplar da olsalar, yine de kitaptırlar ve bu yüzden kutsaldırlar.
*** Lekesiz hiçbir şey yoktur. Sanatın çiçeklenmesi bile katıksız değildir. Güneşin benekleri, tüm dahilerin zor zamanlar geçirdiği anlar vardır. Kederde bile bir kahkaha gizlidir. Kükremenin de bir sessizliği olduğu gibi.*** Sanat uzlaşmaya varmazken, hayat çeşitli uzlaşmalarla doludur.
*** İnanmak, kendi yalanlarınıza inanmak demektir. Bu dersi çok önceleri aldığım için minnettar olduğumu söyleyebilirim.
*** Hafıza saklambaç oynamayı sever. Daha uzağa dokunmaya, giyinip süslenmeye meyillidir. Fakat hafıza kendisiyle çelişir; ukalalık. Ne yaparsan yap, başının dikine gider.
*** Sessizdim. Çünkü diğer birçoğu da sessizliğini koruyorlardı. Suçu topluluğun suçu gibi göstermek, oldukça iyi bir baştan çıkarma yöntemiydi. Ya da, birisi hakkında üçüncü şahsı kullanarak mecazen konuşmak: 'O sessizdi, O sessizliği gördü, O susturdu, O susturuldu.'
*** Ormanlardan her zaman etkilenmişimdir. Çünkü ormanlar, doğanın hayal gücünün benimkinden çok daha geniş olduğunu farketmemi sağlıyor. Hala öğrenecek çok şey var.
*** Sanat; müthiş derecede uçuk kaçık, oldukça amaçsız bile olabilir. Ama muhakkak aynıdır, gereklidir. Amaçsız ama gerekli.. Bir Püritan'ın anlamakta güçlük çektiği şey de bu."
Püritanizm: 16. ve 17. yüzyılda, İngiltere'de önem kazanmış bir Protestan dini akımıdır. Sonraları bu akım, kimi çevrelerce "sanat karşıtlığı-düşmanlığı" olarak nitelendirilmiştir.
Püritanizm: 16. ve 17. yüzyılda, İngiltere'de önem kazanmış bir Protestan dini akımıdır. Sonraları bu akım, kimi çevrelerce "sanat karşıtlığı-düşmanlığı" olarak nitelendirilmiştir.
201
"Hayat tahayyül edebildiğimiz kadardır. Bütün dünyası tarlasından ibaret olan köylünün gözünde, o tarla bir imparatorluktur. Caesar'ın gözünde ise azımsadığı imparatorluğu topu topu bir tarla kadardır. Fakir insanın bir imparatorluğu var, güçlü olanın ise altı üstü bir tarlası. Aslına bakılacak olursa, sahip olduğumuz tek şey izlenimlerdir."
Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı
Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı
166
*fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu
"Birini sevmek, her şeyi riske atmaktır ve genelde buna değer. Bizi özgür bırakan tek şey aşktır."
- 86 yaşında yitirdiğimiz yazar, şair, sanatçı ve aktivist Maya Angleou -
155
GÖSTERİŞİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Oscar sezonu, !F İstanbul derken hızlı kurgu, hareketli kamera, aşırı süslü müzikler, tüm sahneyi kaplamaya çalışan oyunculuklar, tişörte basılası repliklerle dolu diyaloglar, aşırı stilize anlatımlar, tek plan gibi kerameti kendinden menkul filmlerle dolup taştı bünyemiz. Dramatik yapının ABC’sini basitçe kurmakla yetinmeyi bilen yalın ve mütevazı anlatımlara hasret kaldık.
Son haftalarda girdiğim film maratonunda kendimi pek çok kez "eve gidip bir Bresson filmi mi izlesem" derken buldum. Günümüzde, yönetmenlerin pek çoğu en pahalı ve en süslü tüm oyuncaklarını odasının her köşesine yayıp oynamaya çalışan çocuklar gibi. Tek bir oyuncakla yetinmek ve onun üstüne kafa yormak nadir rastlanan bir özellik. Dramatik yapıyı sağlam kurmak için meselenin özüne odaklanıp fazlalıklardan arınmak şu aralar sinemada pek moda olmasa gerek. Çevremizde ses getiren filmlere bakarsak iddialı, gösterişçi, ezberci, abartılı veya hip olmak şu aralar sinemada en geçerli akçe olmalı. !F İstanbul’un en fazla ses getiren filmlerinin başını çeken İran Vampir Western’i ‘Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız’ kendi fikrine o kadar aşık ki, fikri hikayeleştiremeden stilize görüntülerinin üzerine hipsterların gönlünü çelecek şahane müzikleri dayayınca iş tamam sanıyor. Geçen hafta vizyona giren Xavier Dolan’ın ‘Mommy’si tüm oyunbaz fikirlerinden arınsa hala özünde aynı derecede iyi bir film. Hatta bilakis Dolan’ın görsel denemelere bayılan zıpırlığı kimilerine göre filmin iyi yanlarının gücünü azaltıyor. Haftalardır salonlara izleyicilerin akın etmesini sağlayarak yüzümüzü güldüren ‘Whiplash’, davul üzerindeki terli ve kanlı bagetlere plonje yakın çekimlerden gözünü hırs bürümüş yakın çekimlere keserek performansını dinamik ve hızlı bir kurgunun üzerine temel atıyor. Bu her daim işleyen formülün o kadar iyi (ve de artık Oscar tescilli) bir uygulaması ki, kurgusundan hızını alamayıp geriye ne kadar faşist bir mesaj bıraktığının farkına bile varamıyor.
Oscar’ın taze şampiyonu ‘Birdman’ başından sonuna tek planmış gibi gözükmeye çalışarak halihazırda epey iddialı bir şey yaparken, bunu en az bir o kadar iddialı olan sıradışı bir soundtrack kullanımıyla, ve en az bunlar kadar iddialı bir şekilde postmodern aforizma niyetine vurucu repliklerle kuşatıyor. Normal şartlarda bunlardan herhangi birisi başlı başına bir filmi iddialı yapmaya yetecekken bu fiyakalı film, diyaloglarından kamerasına, oyunculuklarından müzik kullanımına kadar “elimi attığım her şeyde iddialıyım” diyecek kadar gösterişçi olmayı lehine çevirebiliyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi başkarakterin zihninin içini izleyiciye gösterecek kadar da öznel olmayı istiyor. Ama bu da yetmiyor, bu öznelliğe rağmen izleyici başkarakterin olmadığı yerlerde dolaşıp Edward Norton’un ağzından Emma Stone’a dökülen etkileyici replikleri duysun istiyor. Dramatik anlamda hangisi fazlalık veya estetik tercihlerin altı yeterince dolu mu mühim değil artık. İnsan bir Hitchcock filmindeki karakterler ve izleyici arasında özenle kurulmuş bilgi hiyerarşisini, bir Bresson filminin hikayenin amacına göre süslerden arındırılmış yapısını özlemiyor değil.
Sinemada ve senaryoda hikaye aritmetiği üzerine en fazla düşünen isimlerden biri David Mamet “Film Yönetmek Üzerine” adlı kitabında yönetmenlerin çekim tekniklerinde ilginç olanı tercih etme eğilimini eleştirirken Hemingway’den alıntı yapar: “Öyküyü yaz, tüm güzel satırları çıkar ve öykünün hala işe yarayıp yaramadığına karar ver.” Mamet’in dediklerinden yola çıkarsak iyi bir yazar gibi iyi bir yönetmen de budamayı öğrenerek, süs ve görsel betimlerden kaçınarak daha iyiye ulaşır.
Fazlalıklarla dolu gösterişçi filmler arasında yorulduğumda son yıllarda gitgide artan bir şekilde belgesellere sığınırken buluyorum kendimi. Tuhaf ama gerçek; pek çok belgesel ince nüanslar üzerinden istediği anlamı nasıl yaratacağı, kurgusunu nasıl yapacağı, kamerayı nereye yerleştireceği üzerine kurmaca filmlerden daha fazla kafa yoruyor. ‘Boyun Eğmez’in abartılı anlatımını ya da ‘Keskin Nişancı’nın “çatışma sahnelerini hareketli omuz kamerasıyla çektik mi izleyiciye o enerjiyi hissettiririz” kolaycılığını düşünün.
David Mamet aynı kitapta şöyle yazıyordu: “Steadicam, diğer teknolojik mucizeler gibi pek çok zarara yol açtı. Amerikan filmlerine zarar verdi. Kahramanın etrafında gezinmeyi o kadar kolaylaştırdı ki artık kimse ‘çekim nedir?’ ya da ‘kamerayı nereye koymam gerekiyor’ diye düşünmüyor.” Steadicam değil belki ama hareketli omuz kamerası günümüz sinemasının en kolaycı normlarından biri. Bu norm o kadar yaygın bir şekilde içselleştirildi ki, “kahramanın etrafında gezinmek” bu kadar kolay olmasa acaba yönetmenler “hikayemi hangi planla en ekonomik bir şekilde anlatırım?” üzerine daha fazla kafa yorar mıydı bilinmez. Ama şurası kesin, görsel ve işitsel anlatım tercihlerinde ekonomik olmak ticari sinemada bu aralar pek geçerli bir akçe değil.
(27 Şubat 2015 / BirGün)
123
"Yaşamımdaki iki şeyin kaderimi belirlediğine inanırım, ülkem ve cinsiyetim.."
- Gioconda Belli -
- Gioconda Belli -
121
“Bu mektubu her zamankinden uzun yazıyorum. Çünkü kısa yazacak kadar vaktim yok”
- Fransız matematikçi Blaise Pascal’ın bir mektubundan -
85
Benim için bu günün dergisi #tarih oldu. "Tanrı Böyle Buyurmadı" adıyla çıkan bu ayki sayısı Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta, din kisvesine bürünmüş zulüm, cinayet ve katliamların izini sürüyor.
"İlk atası elmadan ısırık alınca müebbet sürgün cezasına çarptırılan insan, Tanrı'dan öc alırcasına günah işlemeye devam etti. Kulları günahtan arındırmak için yola çıkan semavi dinler de, çoğu zaman yeni günahlara malzeme edildi. Savaşların çoğu din veya kutsal değerler adına yapıldı. Öldüren de öldürülen de Tanrı adına hareket etti veya cezalandırıldı." diye başlayan dergi soruyor:
"Tanrı'ya duyulan muhabbet nasıl ve ne zaman hiddet ve şiddete dönüştü?"
79
"Seninle hiçbir yere varamadığımızda fark ettim. Dünyayı unutmak için yanlış aşkı seçmişim..''
- Jan Ender Can -
*fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu


















