The Double etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Double etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

80

Daha önce The Double'ı izlemiş ve kısa notlar almıştım, bakınız: 57.Not

Bu gece kızımla birlikte bir kez daha izledim The Double'ı.. Ve yine epey zorladı beni.. bir Dostoyevski sever olarak Öykü, ilk kez izliyor olmasına rağmen, bazı sahnelerde anlatılmak isteneni benden daha iyi anladı.. Okumak için daha fazla zaman yaratabilmeliyim!

Alkan Avcıoğlu'nun 2014'te Ülkemizde Vizyona Giren En İyi 10 Film listesinde 2.sıraya yerleştirdiği The Double için yazdığı kısa notu yeniden okuyorum.. 


Öteki (The Double)
Genç ve yetenekli İngiliz yönetmen Richard Ayoade’den Dostoyevski’nin aynı isimli hikayesinin sıradışı ve stilize bir uyarlaması. Terry Gilliam ve Roman Polanski ilhamlı, Kafkaesk atmosferi ile dikkat çeken film barındırdığı bol referansa rağmen 2014’te vizyona giren en özgün ve yaratıcı çalışmalardan biriydi.

57

Orjinal Adı: The Double
Türkçe Adı: Öteki
Yönetmen: Richard Ayoade
Senaryo: Fyodor Dostoevsky, Richard Ayoade, Avi Korine
Oyuncular: Jesse Eisenberg, Mia Wasikowska



** Filmi kesinlikle bir kez daha hatta belki de birden fazla kez izlemeliyim. Pek çok detayı kaçırdığıma eminim. Karanlık bir sarhoşluk gibi film.. Detayları ikinci izleyişimden sonra yazarım, şimdilik konuya pek girmeden birkaç noktayı not edeyim.


** Karanlık, gerilimli ve kara bir mizahı var. Akıllı bir senaryo.


** Bir rüyayı andıran açılış sahnesi ile başlıyor film ve devamında da bu rüyadan bir türlü uyanamayacağınızı hatta rüyanın gittikçe karabasana dönüştüğünü hissediyorsunuz.


** Geçmişte mi yoksa gelecekte mi geçtiğine karar veremedim; daha çok yakın geleceğin distopik bir evreninde, retro yaşam stili ile donatılmış mekanlarda geçiyor gibi olay örgüsü.


** Yönetmen Richard Ayoade, henüz ikinci filminde büyük ve riskli bir işe soyunmuş. Zira Rus edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan ve kitapları kolay kolay beyazperdeye aktarılamayan Dostoyevski’nin "Öteki/İkiz" adlarıyla ülkemizde yayınlanmış olan kitabını uyarlamak, öyle her yönetmenin cesaret edebileceği bir iş değil. 


** Ama yönetmenin kusursuz bir işçilik çıkardığını söyleyebilirim. Filmin tamamında üst düzey bir hikaye anlatımı sözkonusu. Nadiren denk geldiğimiz güzellikte bir sanat eseri var karşımızda.


** Filmin tamamı yer altında geçiyormuş gibi bir his uyandıran mekan tercihleri ve ışık kullanımı muhteşem.  Dostoyevski, yeraltı edebiyatının da öncüllerinden olduğu için filmde distopyaya varan görsel dünya, öykünün üzerinde sırıtmıyor.

** Filmdeki, ofis ortamı Brazil'i anımsatıyor ama ondan daha boğucu bir havaya sahip. Öyle şık bir atmosferle bürokratik cehennem ortamı yaratılmış ki bu düzen içerisinde insanın ve insanlığın yitişi çok başarılı bir şekilde anlatılıyor. 

** İkinci izleyişime kadar Doppelganger konusunu biraz araştırmalıyım.

6



Türkiye’de 358 filmin sinemalarda gösterime girdiği 2014’ü geride bırakmışken ve yıl sonu listeleri etrafımızı sarmışken, vizyona giren bu filmler arasından en iyi 10’unu hatırlayalım.


10. İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence)

2014’ün en iyilerinden biri yılın son haftası vizyona girdi. İsveçli yönetmen Roy Andersson’un “yaşayanlar” üçlemesinin bu son halkası yönetmenin mesaj vermeye çalışmadan insan denen varlığa dair küçük ama büyük tespitler yapabildiği bir film. Geniş açı lensleriyle sabit kamerası, iletişimsizliğe ve modern toplumdaki bireylerin geldiği son noktaya dair trajikomik, gerçeküstü ve de tuhaf derecede hüzünlü bir resim çiziyor. Zaman geçtikçe ileride kıymeti daha da artacak bir film.





9. Aşk (Her)

Spike Jonze’nin yılın en iyi senaryolarından birine imza attığı ‘Aşk’ hikayesinin temelini oluşturan bilimkurgu fikrini bir memur sıradanlığıyla ele alıyor. Filmi hem gerçekçi hem sıradışı kılan deha da burada yatıyor. Bu sayede Jonze hem derinlikli bir karakter portresi çizebiliyor hem de kapitalist düzende teknolojinin insan ruhunu nasıl kemirdiğine ve duygulardan uzak bireysel makinelere nasıl dönüştüğümüze dair çarpıcı bir tablo çıkartıyor ortaya.





8. Gece Vurgunu (Nightcrawler)

2014 yılının sürprizlerinden birisi ‘Gece Vurgunu’ydu çünkü ne kadar iyi bir film olduğu konusunda neredeyse herkesi hazırlıksız yakaladı. Kapitalist düzendeki insanı sürekli başarıya aç bir hayvan olarak betimleyen film son derece yenilikçi bir kara film. Jake Gyllenhaal’ın kariyer zirvesi performansı da cabası.





7. Kış Uykusu (Winter Sleep)

Altın Palmiye ödüllü ‘Kış Uykusu’ Nuri Bilge Ceylan’ın belki de senaryo olarak en güçlü filmi. Bu çok katmanlı karakter çalışması gündelik hayatın sıradan detaylarından beslenirken, aydın kültürünün eleştirisinden genele ve evrensele çıkmayı başararak insan doğasının zaafları üzerine bir zihin egzersizine dönüşüyor. Filmin son derece başarılı oyunculukları ve görüntü yönetmenliği gibi pek çok artısının yanı sıra, yoğun diyalogları ve karakter çatışmalarını filmin temposunun adeta kalp atışlarına dönüştürebilen çok özenli bir kurgusu da var.





6. Meydan (Al midan)

2014 yılında vizyona Mısır’daki olayları anlatan ‘Meydan’ kadar önemli çok az film geldi. Jehane Noujaim’in gösterildiği pek çok yerden ödülle dönen filmini izlemek adeta tarihi bir dokümana tanıklık etmek gibi. İlk gösterimini yaptığı ve ödül kazandığı Sundance’ten sonra da çekimlere devam eden ve kurgusunu yeni görüntülerle güncelleyen filmi izleme deneyimini anlatmak tarifi zor bir iş. İzlemeyen herkesin acilen peşine düşmesi şiddetle tavsiye olunur.





5. Sefer Tası (Dabba)
Yılın en çok ses getiren ilk yönetmenliği olarak pek çok kaynakta ‘Gece Vurgunu’ karşınıza çıkabilir. Bunun tek nedeni Ritesh Batra’nın ‘Sefer Tası’nın bir ilk yönetmenlik olduğuna inanmakta güçlük çekmek olabilir. Başından sonuna her karesine sinen klasiklere özgü duygusuyla senenin gerçek hazinelerinden biri olan film, dramatik yapı oluşturma ve hikayeyi sinemasal araçlarla anlatmak konusunda 2014 vizyonu için pırlanta değerindeydi.





4. Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza / The Great Beauty)

Fellini görkemindeki kadrajları, Roma’nın güzelliği üzerinde süzülen kamerası, teknik anlamdaki kusursuzluğu. Bol ödüllü ‘Muhteşem Güzellik’in bu özelliklerinden sıkça bahsedildi. Fakat her şeyden önce İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun çok iyi bir yazar olduğunu unutmamak gerekiyor. Onun en iyi yaptığı şey, hangi türle hangi hikayeyle ilgilenirse ilgilensin filmlerinin edebi referanslarla dolu varoluşçu metinleri ve ölümün varlığını her daim hissettiren klasik anlamda bir romantizmi senaryosunun temeline yerleştirmesi. Lakin bu filmde de asıl ustalığı bunu İtalya’nın yüksek sosyetesi üzerinden yapabilmesi.





3. Dünyada 20.000 Gün (20.000 Days on Earth)

Nick Cave’in 24 saatini anlatan bu sıradışı belgesel her şeyden önce bir yönetmenlik harikası. Alışılagelmiş tarzdaki rock yıldızı belgesellerin basmakalıplaşmış dramatik iskeletini olduğu gibi terk eden yönetmenler bir sanatçının portresini çizmeye çalışmadan çok daha derinlikli bir portreye ulaşıyordu.





2. Öteki (The Double)

Genç ve yetenekli İngiliz yönetmen Richard Ayoade’den Dostoyevski’nin aynı isimli hikayesinin sıradışı ve stilize bir uyarlaması. Terry Gilliam ve Roman Polanski ilhamlı, Kafkaesk atmosferi ile dikkat çeken film barındırdığı bol referansa rağmen 2014’te vizyona giren en özgün ve yaratıcı çalışmalardan biriydi.





1. Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis)

Coen kardeşlerin pek çok filmde beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Roger Deakins geçenlerde bir röportajında onların dehasını şöyle tanımlıyordu: “Kendinizi gülerken buluyorsunuz ve hemen ardından kendinize ‘Bilemiyorum, buna gülmemem gerekiyor, bu bir nevi hasta bir şey’ diyorsunuz.” Coen’lerin yeni filmi bu duyguyu sonuna kadar hissettiren ve diğer filmlerine kıyasla da melankolinin dozajını arttırdıkları bir film. Pek çok başarı hikayesiyle dolu, yorulmuş bir alt türe katıksız bir başarısızlık öyküsü ile nefes aldıran Coen’ler, bunu filmin soluk renk paletinden, her izleyişte kıymeti artan ince detaylarla örülmüş senaryosuna kadar tepeden tırnağa her şeyiyle başarıyor. Ne kadar övsek az kalacak görüntü yönetmenliği, olağanüstü bir başrol oyunculuk performansı, müzikleri ve Coen’lerin dehasını fazlasıyla hissettiren senaryosuyla tartışmasız bir başyapıt.




(2 Ocak 2015 / BirGün)