817


Şili’nin en önemli yönetmenlerinden Pablo Larrain, 15 Ocak’ta Türkiye’de gösterime giren filmi ‘The Club’da izleyiciyi kilisedeki görevlerinden uzaklaştırılmış dört rahibin yaşadığı eve konuk ediyor. Kiliseye yönelik eleştirileriyle dikkat çeken bu karanlık film, geçen yıl Berlin Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü kazandı.

Larrain’in Pinochet dönemini konu alan üçlemesinin son filmi ‘No’, Akademi Ödülleri’ne aday olmuştu. Şu anda Natalie Portman’ın Jacqueline Kennedy’i canlandırdığı ‘Jackie’ üzerinde çalışan Larrain’le yeni filmi ‘The Club’ı konuştuk.

-Katolik okulundaki deneyimleriniz ‘The Club’ı ne kadar etkiledi?

Güney Amerika’nın tarihiyle kilisenin tarihini birbirinden ayıramazsınız. Güney Amerika, kilisenin bakışı ve yapısıyla inşa edildi. Etrafımızdakiler bu malzemeden ayrılamaz. Evet, ben de Katolik okuluna gittim. Katolik yetiştim ve çok iyi bir rahiple tanıştım, sistem içinde insanlara yardımcı olmak isteyen iyi insanlar da var. Diğer yandan da bir rahip vardı, bir suçlamayla karşılaştı ve yargılanabileceğini görünce ülkeden ayrıldı. İsviçre'de yaşamaya başladı. Güzel bir evde, etrafta inekler, doğanın içinde yaşadığını öğrendik. Dedim ki, ne ala hayat! Uzaklaştırılan rahiplere ne oluyor sorusu aklıma geldi. Araştırdık ve gördük ki dünyanın dört bir yanında böyle evler var.


-Bunu neye bağlıyorsunuz?

Kilisenin adalete inanmamasına. Suçlanan rahipleri alıp bu evlere yerleştiriyorlar ve onlar da ölene kadar da orada yaşıyorlar. 1954’te bu işi yapmaya başlayan bir organizasyon kuruluyor. Kendime dedim ki, kilise yüzyıllardır var, neden 1954? Çünkü 1954’te basın güçlendi ve insanlar haberleşmeye başlamıştı. Kontrol etmek için bir yapı kurmaya karar verdiler. Şu anda Vatikan'ın en büyük korkusu basın. Sizler tehditsiniz. Vatikan’ın basınla ilişkilerden sorumlu yetkilisi Papa kadar önemli.


-Son dönemde Katolik rahiplerin çocuk istismarıyla ilgili suçları gündeme geliyor. Sizce bir dönüm noktası olacak mı?

Rahiplerin bu evlere transfer olmasının tek nedeni çocuk istismarı değil. Papa Francesco’nun bir kırılma noktası yaşanması için bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Yaptıklarını olumlu buluyorum. Ama değişim için yumuşak kalıyor. Keşke sonuna kadar gidebilse. Eğer gidemezse her şey eskiye döner. Kilise, sırlar saklayan bir şirket.
‘Anlatmak için sevmem gerekli’


-Sizce ‘The Club’a kiliseden bir tepki gelecek mi?

Bence hiçbir yorumda bulunmayacaklar, hep böyle yaparlar.

-Filmlerinizdeki insanlar canavar değil. Hümanist yaklaşıyorsunuz...

Çünkü onları anlatmak için onları sevmem gerekiyor. Korkunç şeyler yapmış olsalar da onlara sahip çıkmaya çalışmam gerekiyor. Herkesin içinde iyilik vardır, John Lennon’ı vuran adam hariç.

-Pinochet diktatörlüğünü konu alan üçlemeniz ve ‘The Club’ arasında bağ var mı?

Bunları düşünmüyorum. Zaten ‘The Club’da her şey çok hızlı gelişti. Çekeceğim başka büyük bir filmle ilgili haber bekliyordum. Sonra aklıma bu fikir geldi, araştırma yaptım. Senaryo yazıldı ve 2.5 hafta gibi kısa bir sürede çektik. Oyunculara senaryoyu vermedik.

-Filmin grenli karanlık bir görüntü seçimi var. Nedeni nedir acaba?

Yüksek çözünürlüklü görüntüden ölümüne nefret ediyorum. Eskiden negatifleri yıkamak için suya ihtiyaç vardı. Bununla filmin görüntüsünün kimyası değişirdi, su farklı olduğu için her ülkenin sinemasının görüntüleri farklı olurdu. Görüntülerin kimlikleri vardı. Bu yüzden ‘The Club’da eski Rus mercekleri kullandım. Filtreler kullandım.

Röportaj: Nil Kural

0 yorum:

Yorum Gönderme